8 Aralık 2014 Pazartesi

Begin Again

Diğer bir adıyla Can A Song Save Your Life? son zamanlarda keyifle izlediğim ender filmlerden.
Hasta olduğum için film bittiğinde bir süre baş ağrısı yüzünden yatmak zorunda kalsam da buna değdi diyebilirim. 


Filmin başrolünde iki sevdiğim isim yer alıyor. Biri Keira Knightley, diğeri ise Mark Ruffalo. Bu iki isme de bayılıyorum. Özellikle gülüşlerine. :)

Filmin konusuna gelince, çok iyi bir söz yazarı ve besteci olan Gretta (Keira Knightley), başarılı bir şarkıcı olan sevgilisi Dave'in (Adam Levine) albümünün çıkışı için onunla birlikte 6 aylığına New York'a gelir. Ama daha bir ay bile olmadan Dave Gretta'yı aldatır. Bunun üzerine oradaki bir arkadaşının yanına gider. İngiltere'ye dönmeyi planlayan Gretta, gideceği günden önceki gece arkadaşının çaldığı barda ısrar üzerine kendine ait bir şarkıyı söyler ve Dan tarafından keşfedilir. Dan ise o gün işini kaybetmiştir. O gece keşfettiği Gretta onun işini geri almak için son umududur. 

Daha çok müzik, biraz aşk ve biraz da dostluk ve aile üzerine kurulu çok hoş, sıcacık bir film. 

Çok sevdiğim 2 sahne vardı. Biri hiç şüphesiz Gretta'nın sevgilisine telefonda şarkı söylediği sahne, bir diğeri ise Gretta ve Dan'in kulaklıktan müzik dinleyerek şehri dolaştıkları sahne.. 

Bir cumartesi gecesi izlenebilecek güzel bir film olmuş. Keira'nın şarkı söylediğini de bu filmle öğrenmiş oldum. 

Sırf müzikleri için bile izlenebilir. Filmdeki favori şarkımı da paylaşıp gidebilirim. :)

https://www.youtube.com/watch?v=sLTRSakuugs


27 Kasım 2014 Perşembe

Kaktüs And Teksas

-I-

Size,
bu odanın alacakaranlığından,
okyanusundan, beni boğan dalgalarından,
tenimde kalan tuzdan ve
yastıklarda kuruyan gözyaşımdan
hiç bahsetmedim.
Size,
Nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
(garip, tuhaf aslında)
beyaz bembeyaz tabiatımla
"iyiyim" diyorum.
Yani aslında korkuyorum
bütün bunlar kıyamet
bütün bunlar cinnet
bütün bunlar cinayet demeye,
bir daha düzeltilemeyecek sözler
söylemeye korkuyorum.

Telefonla birlikte ışığı da kapatıp
bol şanslar deyişiniz, şanslar deyişiniz, deyişiniz
çınlarken içimde,
bunun beni ne kadar kırdığından
hiç bahsetmedim.
Bahsetmediğim çok şey var daha
yaz çiçekleri, cam çiçekleri ölüyor
akşamın altını gümüşe dönüyor
bunlar da önemli elbette
en az,
bana ihaneti öğrettiğiniz
bana kanatlarımı bıraktırdığınız kadar.


-II-

Odadaki ışığı,
tenimdeki tuzu kırdım
yastıklarda kuruyan gözyaşını,
ufku
terk ettim.
Söz kirlendi,
kendi uzayımda kendime
garsonluk etmekteyim.

-III-

Sizinle yaşadığım her şey kıyamet,
Sizinle yaşadığım her şey cinnet,
Sizinle yaşadığım her şey cinayetti.
Ruh kirlendi,
kalbimin kenarında atını durduranlar için
akrep beslemekteyim.

~
Birhan Keskin


24 Kasım 2014 Pazartesi

Öğretmenim, Canım Benim!

Sevgili Nabrut'un şu yazısını okuyunca bir de ben yazmak istedim. Çünkü ne zaman etrafımda öğretmen problemlerini dinlesem aklıma kendi ilkokul öğretmenim gelir. Kendisi türüne az rastlanır öğretmenlerdendir şüphesiz. Neden mi? Açıklayayım:

Bir keresinde hiç unutmuyorum öğretmenler gününde hediye alınacak diye sınıf annemiz herkesten para toplamıştı. (Hemen araya şunu not düşeyim; sınıfımızda çok ama çook fakir öğrenciler vardı. Ve sınıf annemiz hediye için para toplamıştı!) Yanlış hatırlamıyorsam gidip altın alındı. Öğretmenler gününde öğretmenimize hediye verildiğinde, öğretmenimiz çok kızmıştı. Aldıkları altını bozdurup, paralarını geri iade etmelerini rica etmişti. Ve evet, herkes parasını geri aldı. 

Benim canım öğretmenim, çocuklardan okul aidatı istiyorlar diye yönetimle karşı karşıya gelmişti. Ve öğrencilerinin hiçbiri o 5 yıl bitene kadar okula hiç para vermedi. Bizden sonra da öğrencisi olmadı.

Sınıfımızda adımlarını yamuk atan bir öğrenci vardı. Bilirsiniz, içe doğru adım atarlar hani düzgün yürümezler. Sırf onun için öğretmenimiz bizi arkasında sıraya dizer ve adımlarını takip etmemizi isteyerek bizi düzgün adım atmamız için arkasından yürütürdü. 

Sınıftaki bütün öğrencileri ailelerine kadar tek tek tanırdı. Hepimizin hangi konuda yetenekli olduğunu ve zayıf noktalarımızı bilirdi. Mesela benim resim çizmeye merakım ve yeteneğim olduğunu biliyordu ve benim bu konuda kendimi ilerletmem için ailemle konuşmuştu. Beni bir kursa göndermeleri için ailemi ikna etmeye çalışmış ama maalesef başarılı olamamıştı. 

Öğrencilerinin sıkıntılarıyla birebir ilgilenirdi. Öğrencileri birbirlerinden özenmesin diye beslenmelerde aynı şeyi görmek isterdi ve bunun için velileri şartlardı. Biri es kaza simit mi aldı, kendi cebinden çıkartır parasını diğer öğrencilere de alırdı. Sırf canı çekmiştir diye.

Kitap okuma alışkanlığı kazanmamız için dersin bir bölümünü okuma saati olarak ayırıyordu. Şimdilerde instagramda vs görüyorum okuma saati çalışmalarını. Biz okula giderken çok nadir görülen şeylerdi bunlar. Bu konuda şanslıydım.

Kötü yanı yok muydu? Elbette vardı. 

Sinirlenince çok korkardık ondan mesela. Bir keresinde öğrencilerden birinin yüzüne tokatmış, 5 parmağının izini çıkarmıştı. (Ama o da öğretmeni çileden çıkarmıştı.) Tabi öğretmenimiz sonra çok üzülmüştü. Ödevini yapmayan öğrencilerin parmak uçlarına cetvelle vururdu. Tek ayak üstünde bekletirdi. Yanlış yapana ceza uygulardı kısacası.  

Pis öğrencilere çok kızardı. Çünkü ona göre önlüğünüz ne kadar eski olursa olsun, çok fakir olabilirsiniz, yenisini almaya gücünüz yetmeyebilir ama bu temiz olmanızı engellemezdi. Haklıydı. 

Benim öğretmenim Atatürkçüydü, idealisti. Kendi doğruları vardı ama sizin fikirlerinizi de önemsiyordu. Çocuk olasınız bile. 
Vicdan ve sorumluluk sahibiydi. Ve bize öğretmenlikle birlikte annelik yapmıştı. 
Öğretmenler gününün kutlanmasını en çok hak eden öğretmenlerden biriydi.

Ama ne yaparsa yapsın, bana matematiği sevdirememişti. :P 
O da ayrı bir konu. :)

Gerçekten öğretmen olduğunu düşünen hisseden bütün öğretmenlerin Öğretmenler Günü kutlu olsun. :)

17 Kasım 2014 Pazartesi

Nazan Bekiroğlu - İsimle Ateş Arasında

"Seni seviyorum demek; ruhun ve bedenin bütün zerreleri zikre susamışken, söylenmezse ölmek demekti. Söylemem değildi mesele, söylemezsem ölmemdi. Biri, birisine seni seviyorum dediğinde fikrimce yer ile gök titrerdi." (sf. 133)


Nazan Bekiroğlu okumanın keyif verici ve düşündürücü olmasıyla birlikte yorucu olduğunu da daha önce çok kez tekrarlamışımdır. Nazan Bekiroğlu kitaplarını yeni başlayanlar için her ne kadar İsimle Ateş Arasında kitabı önerilse de, benim kendi fikrim, bu kitap yanlış bir seçim olurdu. 

İsimle Ateş Arasında kitabı içeriğinde birden çok hikayeyi barındırsa da aslında hepsi birbirinin aynı olan hikayeler. Kitap bir tarih kitabı olmakla birlikte, Osmanlı padişahlarının ve yeniçerilerin ağızlarından okuduğumuz bir gönül hikayelerinin kitabı aynı zamanda. Yeniçerilerin padişahlarına, padişahların 'kullarım' diye tabir ettikleri vatandaşlarına ve elbetteki askerlerine yani Yeniçerilerine ve pek tabi bir erkeğin bir kadına olan gönül bağlılıkları.. 

Kitap iki bölümden oluşup üç kalemde ilerliyor. İsim bölümünde iyi hal ve aşkın mutlu zamanlarını ele alırken, Ateş bölümü hüzünlü yok oluş ve ayrılığı anlatıyor. Kalemlerden biri Yeniçerilere, biri padişahlara bir diğeri ise kendine ait olmayan Mansur isimli aşığa ait. Yeniçeri ve padişahların kalemleri o kadar içtendi ki, okuduğunuz tarih ve anlattıkları bildiğiniz tarih kalıbının çok dışında şeyler aktarıyor okuyucuya. Tarih derslerinde ihanetleriyle tanıdığınız yeniçerilere acımaya bile başlayabiliyorsunuz. Ama beni en çok etkileyen şüphesiz aşık Mansur'un kalemiydi. 

Ve kitap bir buhurcunun aşkını anlattığından olsa gerek, kokunun hatıralarımızda nasıl yer tuttuğunu da açıkça göstermiş oldu Mansur'u aracı Nazan Bekiroğlu'nun kalemi. 

Devrik cümlelerin sultanı Nazan Bekiroğlu, bu kitabı yazarken nasıl bir ruh halindeydi bilemiyorum ama beni kasvetli ve hüzünlü bir hale soktuğu aşikar. Hiç Nazan Bekiroğlu okumamış birine çok tavsiye edemem ama Daha önce başka kitaplarını okumuş ve Nazan Hanım'ın kitaplarını, tarzını sevenler için kesinlikle okumalarını öneririm. 

Altını çizdiğim o kadar çok satır var ki, hepsini yazsam kitabı yazmış olurum sanırım. Aradan seçtiğim bir kaç alıntıyla yazıya son verebilirim sanırım. 

*Niyet, sevaba götürdüğü gibi günaha da açılan kapıymış. İnsan ikisinin arasında hem malûm hem meçhulmüş. (sf.23)

*Bütün ruhların bir araya toplandığı ezel meclisinde onun ismi benim kulağıma fısıldanmış olmalıydı. (sf.26)

*Bir kez kokunun taşıdığı hatıra içinde uyananın bir daha onu unutmasının imkanı ve ihtimali yoktu. (sf.85)

*Beni yoksul bırakacak kadar zengindi. Bana köle olamayacak kadar kendisine efendi. (sf.136)

*Kıymetler sıralamasında 'ben' daima 'sen'den daha önceydi. Ve bilmemek çoğu zaman hesapların en işe geliriydi. (sf.150)

*Alnımın çizgilerinin yitirmekten başka bir yazı yazmadığını okuduğumda merak ettim acının mahiyetini. (sf.180)

*Belki aşk hiç suçlamamanın adıydı. Bunu da ben başaramadım. Çünkü ben, azgın denizlerin dalgalarına kapılan toprak parçaları gibi aklın istilasına uğramıştım. (sf.187)

*Kalplerin taşıyıcılığı başka başkaydı. Taşınabilenden fazlasını vermese de Rab, bazen verilen, taşıyıcısını ezip geçiyordu...Hayatla ölüm tartılınca ölüm, bugünle yarın tartılınca yarın ağır geliyordu. (sf.254)


5 Kasım 2014 Çarşamba

Counting Stars #cover

Bazı şarkıların coverları kulağa daha hoş geliyor nedense.. 

https://www.youtube.com/watch?v=vbYB4rddM-8



4 Kasım 2014 Salı

Orda, bir köy var uzakta..

Geçen yıl Ordu Ünye'nin bir beldesine öğretmen olarak atanan canım arkadaşım Afazi'me yaptığım bir haftalık ziyaretimden bahsetmek istedim size.. Oradayken gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarımı sayfalar dolusu yazabilirim aslında ama.. Ama ben birazcığını anlatıp gideceğim.. 

Öncelikle yolculuktan bahsedeyim. Ailemle birlikte gittiğim Samsun'dan geçtim Ordu'ya. Samsun'dan Ordu Ünye otobüsle yaklaşık 2 saatlik bir yol. İstanbul Avrupa yakasından Pendik'e gitmek gibi bir şey. Saat başı otobüsler gidiyor. İeet'nin 500T ya da 500ES otobüslerine bindiğinizi düşünün ve yolculuğu hayal edin.. 

Ünye Belediyesi'nin önünde arkadaşım beni saat 11.00 gibi karşıladı. Yolculuk burada bitiyor diye düşünebilirsiniz ama yanılıyorsunuz. Tıpkı benim yanıldığım gibi. Ünye'den köye 2 saatlik bir yolculuk daha bekliyordu bizi.. Onun için de saat 14.00'a kadar beklememiz gerekiyordu. Neden mi? Köyden ilçeye tek bir araç vardı. Köyden sabah 7.00'de çıkıp ilçeye geliyor ve öğleden sonra o yolcuları 14.00 gibi ilçeden alıp köye götürüyor. Bu saatler dışında köyle ilçe arasında araç yok! Bulabilirseniz bir ihtimal taksi var. Yani, eğer es kaza o aracı kaçırırsanız sabah ilçeye inemezsiniz, hadi yakaladınız indiniz diyelim, geri dönüşte kaçırırsanız o zaman da ilçeden köye gidemezsiniz. Mutlaka gitmeniz mi gerekiyor? O zaman tam olarak 150 TL verirsiniz ve gideceğiniz yere gidersiniz. Pazar günleri ise  hiçbir yere gidemiyorsunuz, çünkü araç yok.

İlk duyduğumda inanamamıştım. Ama gidip bizzat görünce ister istemez inanıyorsunuz. Bindiğiniz araç eski model bir servis. Yolcular tıklım tıkış biniyor. Ara koridorlarda tabureler.. Ben misafirim diye beni koltuğa oturttular. Afazi hemen önümde tabureye oturunca ben şaşkın, "Gidebilecek misin öyle? Rahat mısın?" diye soruyorum. "İlk değil," diyor, "alışkınım ben." 

Gönlümün teli bire bin katan 'a h' ile sızlıyor.. Sen "İstanbul, İstanbul'um!" diye ortalığı inleten, ayrılırken gözleri buğulu, şehrini, çocuğunu ardında bırakmış gibi kahrolan Can, şimdi başka çocuklar için neleri göze alıyorsun? Nelere göğüs geriyorsun.. 

Hatırla Sevgili dizisini izleyeniniz var mıdır bilmiyorum. Orda Ahmet bir köye sürgün ediyordu kendi. Onun yaptığı yolculuk gibi bir 2 saatlik yolculuk yapıyoruz Afazimle.. Kulağımızda türkülerle.. Dağa tırmandıkça araç sis de yoğunlaşıyor. Ancak o harika ağaçlar.. Kızıla çalan turuncu, sarı ve solmuş yeşil renginde yapraklarıyla o güzel ağaçların arasında akarsu.. Tüm bu güzelliklerin yanından sarsıla sarsıla toprak yoldan usulca gidiyoruz. 
"Rabbim," diyorum içimden, "ne çok şükür ve hamd sebebi vermişsin sen bize.. Bir de görebilse bu kör gözler.." Hani Ressam Bob'un tabloları var ya, işte ondan bile daha güzel bir tablonun içinden geçiyoruz.. Fotoğraf çekmeye çalışıyorum olmuyor. Eve çıkınca çekerim diyorum. Sonunda köye vardığımızda, şöyle bir etrafıma bakıyorum. Hani nerde o ağaçlar? "İnsan elinin değdiği yerde ne güzellik bekliyorsun ki?" diyorum kendi kendime.. Allah her şeyi güzel yaratmış, ama insan onu mahvetmiş.. 

Eve varıyoruz. Akşam yemeğini yaparken elektrik kesilince Afazim duvarda asılı olan feneri yakarken gülüyor: "Burda sık sık elektrik kesintisi oluyor. Yakında sen de alışırsın." diyor. Dediği gibi de kaldığım o bir haftalık süre boyunca günde kaç kez elektrik gitti, sayısını tutamadım. Elektronik cihazların halini siz düşünün. 

Nöbetçi olduğu bir gün öğle yemeği için yanına gittim. Öğrencileri gördüm. 
"Çok fakir öğrenciler var mı?" diye sordum. "Olmaz olur mu?" dedi. Dışardan yardımlar geliyormuş. Hatta gittiğim gün öğrenciler için mont gelmiş. Diyor ki; "Çok iyi çok güzel yardımlar geliyor da.. Bunlar ergenlik çağındaki çocuklar, hepsine aynı montu giydiremezsin ki. Düşünsene, yan yana geliyorlar hepsinde aynı mont, utanıp sıkılıyorlar. O yaştaki çocuktan bunu anlamasını bekleyemezsin." Haklı.. Susuyorum. 

Öğrencilerinden konuşuyoruz biraz. 
"Uzak yerden gelen öğrenciler var mı?" diye soruyorum. 
"Olmaz olur mu?" diyor. "Servis topluyor hepsini getiriyor. Bazı köylere servis girmiyor bu yüzden bir saatlik yol yürüyen öğrenciler var." 
"Peki dersleri iyi mi? O kadar yol geliyorlar sonuçta." diyorum.
"Keşke iyi olsa," diyor, "Bir çoğu tarla işinden kaçmak için okula geliyor."
"İyi ama tarla işinden kaçmak için geliyorlar, bari dersleri iyi olsa da geleceklerini garanti altına alsalar ya.." diyorum, o da bana üzüntüyle: "İnşaat işçiliğinde çok para varmış, işçi olacaklarmış, öyle diyorlar." dedi. Sinirleniyorum.. "Nasıl olur ya!"..

Sabah 8.00'den akşam 17.00'ye kadar her şeyini bu çocuklara ver ve ne devlet sana kıymet versin, ne de öğrenciler bunun kıymetini bilsin.. 

Aslında üzerine konuşulacak, uzun uzun yazılacak bir mevzu ama.. Burda susuyorum.. 

Bir haftanın sonunda Samsun'a geri dönmek üzere, sabah 07.00'deki servise yetişiyorum. 
Orada kaldığım süre boyunca Afazim beni kardeşi gibi ağırladı, Allah razı olsun..
Bu bir haftalık süre boyunca, hayatımın en iyi tecrübesini yaşadım ve güzel anılar biriktirdim. Memleketimin, az çok tahmin ettiğim ama bilmediğim görmediğim başka bir yönünü gerçekte görmüş oldum. Arkadaşımın orda gördüğüm hayatı bana Çalıkuşu'nun Feride'sini anımsattı. 
Dönüş yolculuğunda sık sık bunu düşündüm.
"Ben olsam ne yapardım?" diye defalarca sordum kendime.. 
Dayanabilir miydim onun gibi? 
Kim bilir.. 


Halide Edip Adıvar - Kalp Ağrısı

"Hayat ne yavan, ne çekilmez bir ağırlık; sonra ne kadar, ne kadar uzun!" (sf.91)


Aşk kitapları okuyacağım zaman acayip bir tedirginlik yaşıyorum. Bunun en büyük sebebi, günümüzde yazılan aşk kitaplarının içinin fos oluşu sanırım. Şüphesiz ben de bir dönem aşk kitaplarına sarmış, özellikle de Epsilon Yayınevi'ne ait bir çok aşk kitabı okudum. Şimdi geri bakıp düşününce.. İçi boş kitaplar olsa da o zamanlar büyük keyif alıyordum. O yüzden pişman değilim. Ancak özellikle son bir yıldır okuduğum kitapları seçerken dikkat etmeye çalışıyorum. Zamanım öncekinden daha değerli gibi hissettiğimden midir bilmiyorum ama artık okuduğum kitap sarmamışsa yarım bırakıyorum mesela. Önceden bunu hayatta yapamazdım. Kötü de olsa mutlaka sonunu getirmek gibi bir huyum vardı. Şimdi bunun ne kadar gereksiz olduğunu düşünüyorum. Sonuçta okunacak milyonlarca kitap var ve kötü bir kitabın zamanınızı çalması durumu katlanılabilir bir şey değil. En azından benim için artık öyle.. 

Halide Edib ile ilk kez ortaokulda zamanında tanışmıştım. Ateşten Gömlek kitabını o zamanlar okuduğumu hatırlıyorum. Ama şimdi sorsanız kitap nasıldı diye gram hatırlamıyorum. Kalp Ağrısı kitabını okumaya karar vermem de tamamen tesadüfi. Güven'in instagram hesabında bir oyunun 'en sevdiğiniz aşk romanı' sorusuna cevap olarak seçimi Kalp Ağrısı'ydı. Bir erkeğin aşk romanı tavsiyesinin nasıl olacağını merak ederek kitabı okumaya karar verdim. :) 

Kitap baş kahraman Zeyno'nun babasına Kalp Ağrısı adını verdiği bir hikaye anlatmasıyla başlıyor. Elbette ki, hikaye kendi hikayesi.. Konu Zeyno, Azize, Hasan ve Saffet arasında geçiyor. Bunlara ek olarak Dora ve Muhsin Bey var. Ama en çok Zeyno, Hasan ve Azize arasındaki aşk üçgenine tanık oluyorsunuz. Zeyno, doktor Saffet'le nişanlıyken asker olan aynı zamanda Azize'nin deliler gibi sevdiği Hasan ile tanışıyor ve aralarında adını koyamadıkları bir çekimle yakınlaşıyorlar. Üstelik Zeyno ve Azize çocukluk arkadaşı.. 

Azize'nin babasıyla konuşmaları, günlüğü, mektupları ve ara ara Zeyno'nun tanık olmadığı durumların anlatımlarından oluşan kitap, su gibi akıp gitti. Sona nasıl geldiğimi anlayamadım. Kitap öyle bir ters yüz ediyor ki, sonunda "nasıl yaa!" gibi bir tepkiye neden olabiliyor. Kitabın başında nefret ettiğim karakterlere kitabın sonuna doğru sempati duymaya hatta acımaya başladım. Hele başlarda "Ben de olsam Zeyno gibi yapardım." dediğim ve çok sevdiğim karakterin akıl almaz değişimi karşısında şaşırdım. 

Kitabın finali yüzünden ölü bir yazara küfür etmiş, "hayırrr yaaa olamaz nasıl yaparsın bunu!" diyerek yattığım yerde tepinmiş olsam da.. Halide Edib bu kitapla kalbimi kazandı diyebilirim. 

Kitaptan bir kaç alıntı:

* Kalbin tırnağı olsa acıdan kendi kendine sökülecek kadar ızdırap veren bu derdin ne manası ve ne hazzı vardır. (sf.56)

* Birbirimize ruhumuzun çirkin taraflarını görecek kadar yaklaşmadan ayrılmak belki daha iyi olur. (sf.142)

* İki insan birbirini severse birbirinin hayatından bu uzak iki vapur gibi geçmelidir. Nihayetsiz bir sevinç, bir muhabbet, bir birleşme anı! Sonra bir hayal, unutulmaz bir hatıra! Halbuki adî bir ışıkta, herhangi bir zamanda bu iki vapur yan yana seyahat etseler, boyaları dökülmüş iki tahta tekne, bayağı bir kaç elektrik fenerinden başka manaları olur mu? (sf.143)

* Aşktan ölenler ne cennete ne cehenneme gidebilirler. Onlar için ebediyet olmaz, onlar cennet ve cehennemi yaşamışlar ve ruhları heyecanlarına, coşkunluklarına sarf edilmiş, bitmiş, yok olmuştur! (sf.145)

* Yirmidört saat gözlerim ölü gibi kapalı, yanaklarımdan yaşlar durmadan aktı. Artık kalbimi ağladım, aşkımı ağladım. Demek hepsi, bunlar bir avuç tuzlu sudan ibaretmiş. Gözyaşlarını eskiler niçin şişelere koyup ebediyen sevgililerinin mezarında saklarmış, anladım. (sf.155)

* Bazen alay, bazen acıma, Fakat çok zaman zulümle titreyen ateş dudakların şimdi tek bir manası vardı. O kendisi terk etse bile kalbiyle unutamayan müstesna kadınların ebedi olarak bükülen dudaklarındaki şifa bulmayan acılardı. (sf.172)

* ..kalbini açmışlar, ellerini arkasına bağlamışlar, ... durmadan kör bir bıçağı, seven kalbine batırıp çıkarıyorlardı. (sf.174)

2 Eylül 2014 Salı

Selim İleri - Mel'un / Bir Us Yarılması

*Memleketimizde kelimeler, taa Reji İdaresi’nden beri, yabancının tekelindedir. –sf.4


Sayru Usman ile tanışıklığımız tee… Şaka şaka. Selim İleri’i severim. Güzel yazar vesselam. Aralık sonu Ocak başı Ben Ölmeden blogunun sahibi Güven bir çekiliş yaptı ve ben birazdan yorumunu okuyacağınız bu kitabı kazandım. Kitap tam olarak 581 sayfa olmakla birlikte (evet fazlasıyla kalın, bu nedenle bazı günler kolum ağrıdığı için işe giderken yanımda götüremedim), ilginç bir konuyu ele alıyor.

Tahminimce (tamamen kendi öz fikrim, hayalimde öyle bir kahramandı yani) seksenli yaşlarda bir dedeydi. Adı Sayru Usman olan bu dede (hemen hemen) her anını yazarak geçiriyor ve siz sevgili kitapseverler de bu dedenin zaman zaman us yarılması denilen trans hallerinde yazdıklarını zaman zaman da komşularıyla ya da diğer karşılaştığı şeylerle ilgili yazdıklarını okuyorsunuz.
Özetlemem gerekirse, bir delinin günlüğünü kah keyifle, kah üzülerek bazen de çok tabi sıkılarak okuyorsunuz. Bu kitabı okurken kahkaha attığım kısımlar da oldu, uyukladığım kısımlarda. Ancak şunu söyleyebilirim ki, eğer o sıkıcı kısımlarda sabrederseniz, kitap bittiğinde benim gibi Sayru Usman’ı çok özleyebilirsiniz. Yani okuduğunuza değecektir.

Aslında Sayru Usman hakkında daha fazla bilgi vermek istiyorum ancak okumayan arkadaşlar için bunu yapmam haksızlık olur diye anlatamıyorum. Ancak…

Tam bir edebiyat ve Türkçe aşığı olan Sayru Usman, ne ailesi ne de çevresindeki insanlar tarafında sevgi görmüş. Herkes tarafından yok sayılmış, görmezden gelinmiş, ötelenmiş ve bir hayale aşık olup bütün ömrünü yalnız geçirmiş.

Selim İleri, yeni nesil yazarlara, Türkçe’nin günümüzde gelmiş olduğu rezil duruma, tarihimizi rezil eden dizilere ve tüm insanlığa öylesine güzel göndermeler yapmış ki Sayru Usman karakteriyle, çok sevdim ben bu dedeyi..
581 sayfalık kitapta 2 sayfada bir altı çizili satırlar mevcut. Sizin için seçtiklerimi paylaşıyorum.


*Hayat adında muazzam bir kötülüğün ortasında yaşıyoruz. İnsanlar birbirlerini aşağılıyorlar. Aşağılananlar da bir başkasını, başkalarını bulup onu, onları aşağılıyorlar. Herkesin aşağılandığı bir hayatta Alman tipi hamam böceklerine, karafatmalara, hatta Gregor Samsa’lara merhamet duymak elbette kimsenin ruhundan geçmiyor. –sf.9
*Ayakların baş olduğu devirde nasıl ses edeceksin? –sf.14
*Bir Doğu var, bir de Batı var değil mi? Doğu miskin ve sinsi, Batı saldırgan, kudurgan, sözüm ona medeni. Tek dişi canavar mı diyordu Akif? –sf.20
*Yağmur yağıyor yağıyordu. Yırtık gülümsemelerimiz şimdi yürek burkuyor. –sf.68
*Kalbimi herkes çiğnedi. Kelimeler, cümleler benim en güzel oyuncaklarımdı. Fakat şimdi bir işe yaramıyorlar. Hepsini derleyip, toplayıp sandığa attım ve sandığın kapağını küskün bir öfkeyle kapattım.Pat! Çat! –sf.120
*Gönlüm kırık. Bende de alafrangalık çoktur. Fakat ‘gören’ her gözde bir hürriyet arzusu vardır. Hürriyetsizlik felaketime inanmak istemeyen bir cesaretle, cinnetle, onu, hürriyeti benden alan ellere bir ömür boyu boş yere hücum ettim. –sf.208
* Dünya, yerde kara toprak, gökte boş, viran bir kubbeden başka bir şey değil artık. Madem insanlar beni istemediler, şimdi, hem de epeydir, onlar da, hepsi, benim için gereksiz ve manasız. Çaresizliğimin ıstırapları bütün etrafımı sarmış. Fakat sonsuz kinimle hala ayaktayım! –sf.209
*Umudun kesildiği yer ölüme en yakın yermiş. Belki de ölüme en yakın yerde, oradayım. –sf.220

*Cahide, burada da geçiyor günler. Burada da günler ve zamanlar ölüme koşullanmış. –sf.272

*Benim yalnızlığım, fikirlerimi başkalarıyla paylaşamayışım, yani bugünün tabiriyle iletişimsizliğim dipsiz bir kuyu kadar derin. Dipsiz kuyunun derinliğine tahammül edebilmek için, bir ömür boyu ben hep içimden konuştum. –sf.281
*Ahlak dediğimiz şey, tıpkı alınyazısı gibi değiştirilmiyor. –sf.364
*Vicdan çivisi oynamış bir cemiyetteyim. –sf.406
*Yazdıkça korktum tümcelerimden, bana hep duvar ördüler, kunt duvarlar. Sonunda bu duvarlar labirente dönüştü. Labirentte yolumu bulmaya çalışırken cinnette dehlizlerinde ebediyen kayboldum. –sf.413
*Özüyle barışmamayı, barışmak şöyle dursun, özüyle sürekli çatışmayı, hatta boğazlaşmayı gelişme ve ilerleme sanan bu cemiyet! Aman Yarabbi! –sf.428
*Gideceğim yeri, hayatın beni götüreceği yeri ta baştan beri biliyordum. Daha çocukken, Jülide Hanımefendi anneme sarılmaya çalışırken ve o beni iterken, Havva annem soğan, kapuska, yeşil sabun kokarak bana sarılmaya çalışırken, gideceğim yerin uçurum olduğunu biliyordum. Fakat hiç değilse, uçurumunun kenarında gelincikler ummuştum. –sf.541
*Akıl ayazında donuyorum. –sf.544
*Bugüne kadar yazdıklarım hiçbir şeyi değiştiremedi. Kötülüğü değiştiremedi ve iyilik getirmedi. Bundan sonra da değiştirmeyeceğini, iyileştirmeyeceğini biliyorum. Fakat akşam yaklaşırken yazmak gitgide bir yudum su kadar ihtiyaç oluyor. –sf.549
*Kelimeleri kaybediyorum… -sf.577
*Tek isteğim, bu kıyım ve keder cemiyetinde şefaat aramaktı. –sf.581


1 Eylül 2014 Pazartesi

Eylül

Bu gece bittiğinde Eylül'e uyanacağım.
Sonbaharı hep sevdim,
Hayatı hep sepya tonunda yaşadığımdan olsa gerek..
Yağmurdan sonraki toprak kokusu ruhumu dinlendiriyor.
Rüzgarı ruhumun derinliklerinde hissediyorum, harika!

Ve anılar:
Canımı yakan anılarla yüzleşmeye başladım.
Unuttuklarım birer birer geri geliyor, hesaplaşıyoruz.

Hayatımın arka fon müziğini buldum:
"Let me go, i don't wanna be your hero."

Hayat akıp giderken ben,
Dünde oturup, olan biteni izlerken çok fazla zaman kaybettim.

Uyandığımda eski ben olmak istiyorum.
Cesur, neşeli ve hayat dolu!

Bu yüzden;

Koşmaya başlamalıyım, yetişmek için yarına!..

16 Ağustos 2014 Cumartesi

i dont wanna be your hero..


http://www.youtube.com/watch?v=mHeK0Cwr9sg

Ölümlere..

"Ölümle tanıştıktan sonra anladım,
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın..

..
Sonra bir mezarlıkta
Bir çukurun başında
Bir kapının ağzında
Herkes susar
Konuşur ölüm

Ve sürer hayat..
..
Ölümler vardır:
Can kuş gibi uçar gider
Bir martının süzülüp
Kaybolması gibi maviliklerde..
..
Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.."
..
İnna Lillah ve İnna İleyhi Raciun."



16.08.2013'den beri ambulans siren seslerinden çok korkuyorum..
Birini daha alıp gidecekler benden ve bir daha getirmeyecekler diye..
Ve dahası..
Ben onu çok özledim..

10 Ağustos 2014 Pazar

NFK - Reis Bey / Alıntılar

                                        * Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz.


* Gözyaşı suçun rengini soldurmaz. 
* Benden, merhametin öldürdüklerine merhamet beklemeyiniz!
*Ben nefsimden çok şey çektim. Reis Bey! Ben nefsimden razı değilim.. Siz, nefsinizin baskısını hak sanıyorsunuz! Nefsinizle mağrursunuz! Bu dünya dört köşe değildir, Reis Bey!..
* Doğan kuşu da esirdir ama küçük kuşları avlamaya bayılır.
* Ümit kalmayınca telaş da biter.
* Rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden.. Bu çölünde yol alıyorsunuz.
* Dağları kaydıran bir zelzele olurken, birbirine sarmaş dolaş çocukların haline dönmeli değil miyiz? Nedir bu zelzele arasında birbirimizin saçını yolduğumuz, ciğerini söktüğümüz?
* Dünyanın en sert ve en yumuşak madeni kalb.. ateşini bulsun, hemen değişir.
* İnsana acıyın! Eğer yankesici ciğerlerinizi söküp götürmeye geliyorsa, ciğerlerinizi muayeneden geçirin!.. Ne suçu var, diye. Kadın, güzelliğini; banka, parasını; memur, insafsızlığını; kanun, idraksizliğini muayeneden geçirsin!..
* Düşeş niçin bey de, hepyek neden köle?
* Acımak düşünmektir, acımak bulmaktır. Acıyın, yeter!
* Can taşıyan, yüreği atan her yaratığa acıyın! Ağzından kemiğini çaldıran köpeğe, her parçası ayrı ayrı kıvranan solucana, tabanı yanan çakala.. Hepsinin üstünde insana; buruş buruş beyni, alnı ve çenesiyle gözyaşı döken insana acıyın!
* Gündüzün bitişinde gece, düzlüğün berisinde ayrılık, ekmeğin ucunda açlık var diye katıla katıla ağlayalım!.. Çocuklar; dünya bir gözyaşı evinden başka ne olabilir? Ağlayanlardan olmak dururken, üstelik ağlatanlardan olmak reva mı?
* Ağlayın, çocuklar!.. Mazlumun, kendinde kıyılana, zalimin de kendinde kıydığına ağlayın! Mazlumun hesabı görülür; ya zalimin kaybettiği? Gözyaşına ulaşılmadıkça ele geçmez. Zalime daha çok ağlayın, çocuklar; zalimde beni ve kendinizi görün, ona daha çok ağlayın! Bir gözyaşı çetesi kurun, beni Reis seçin; ve insanlara gözyaşını öğretinceye kadar delik deşik edin onları, bıçaklarınızla, kurlunlarınızla.. Ama bu bıçaklarla değil, ıslak kirpiklerinizle..
* Her şey içimde olup bitecek..
* Milletler gibi; toplamı efendi, ferdi köle.. Kuvveti çokluğundan geliyor.
* Böyledir bu Reis Bey, ya ağlar ya güler; ikisinde de can çekişir.
* Desenize eroin, insandan en aziz nimeti aldıktan sonra, onu yalandan iade etmenin saadeti!.. Her an öldürüp, her an diriltmek, sonra yine öldürmek marifeti.. Zalimlikte, eroinle tam dengiz birbirimize.. Asilce öldürmek adalettir, bu zalimliğin yanında..Bir de kirleterek, ufalayarak öldürmek var.. Bu sanat bir onda, bir de bende..
* Ona göre aile ve cemiyet terbiyesi.. Masallarda, karıncaları ezmemek için, ayağına çıngıraklı nalin giyen adam yerine, incecik manaları ezmeyeyim diye, toprakta basacak yer bulamayan çilekeş insanların topluluğu.. İçtiği suyu, olduğu gibi gözyaşına çeviren insanların cemiyeti..
* Boş bir toprakta aranırcasına suç aranmaz; ancak meydana çıkarsa görülür.
* Merhamet ekmek olsa da bütün aç insanlığa dilim dilim dağıtılsa, payına hiçbir şey düşmeyecek olan lanet budur!
* Benim anlayışıma göre her fert, baş ucuna, 'suçlu benim, herkes suçsuz!!' levhasını asmalıdır ama, kendisi dururken, başka kimsede bu levhayı aramamalıdır. Yoksa kendi levhasını düşürmüş, tepelemiş olur.
* İçime sorarsanız; Savcı adam öldürürken okşar; bense okşarken öldürürüm.
* Gözümde, başkalarının bütün pisleri temiz, benim bütün temizlerim pis oldu.
* Dışımda ne arıyorlar, içime doğru suçluyum ben..
* Merhamet, harikulade bir şey; içinde hayat kaynayan kazan.. Eğer ona uzanan eller arasında benim kan dolu avuçlarım olmasaydı.. 
* Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum. Bizse, umacı korkusuyla yorgan altına kaçan çocuk gibi, nefsimizin beton çatısını tepemize çekmiş, yaşamayı öldürüyoruz! Yağmurun yalnız suyunu toplayabiliyoruz; ruhundan uzağız! Halbuki ne güzel isim koymuşlar ona; Rahmet.
* Bakın, çocuk geçin arkasından nasıl bir çok erken başlıyor! Kainat nizamı.. Merhamet için de aynı şey.. Kinin, zulmün de başında ve sonunda merhamet nöbet bekliyor.
* Rahmet.. Alem, bu temel üzerinde.. Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı, ışıltılı su.. Ne duruyorsunuz? Sökün sahte su borularını, ev ev merhamet şebekesi kurun! Tepelerinizdeki çatıları da yıkın, göklerle temasa geçin! O zaman göreceksiniz ki, acı su borularından kedi kendisine tatlı su akacak ve başlar üstünde güneşe yol veren kubbeler yükselecek..
* İdam sehpası altında, perdesi düşen göz, görmez mi? Hepimiz, bütün insanlık, buz çölünde yol alıyoruz! Güneş şehri arkamızda, karanlık beldesi önümüzde. Git, gittiğin akadar! Aldığımız nefesler bile, hançerden, sipsivri kayalar şeklinde donuyor. Buz üstüne nakış nakış yonttuğumuz eserler, buzdan gururları ile bizi büsbütün buzlaştırıyor. Bakarken gözle bıçaklıyoruz, dinlerken kulakla boğuyoruz, koklarken burunla zehirliyoruz. Damak kirletiyor, el solduruyor, düşünce de kalb halvetinde ırza geçiyor. Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da, kanun çıkarmaya kalkıyoruz. Bir şey olmasın diye mi, olsun da yapılmasın diye mi? Sen kaplanı yetiştir, besle sonra sana pençe atıyor diye boynuna kemet at, ipe çek! Yazıktır kaplana, günahtır kaplana!
* Merhamet, hiçbir şeyin kendisi değil, su gibi, toprak gibi, hava gibi, ateş gibi, her şeyin temeli.. Onu getirin, kuracağı iklimde iyi'nin ölü bitkileri dirilsin, kötünün de diri bitkileri ölsün..
* Merhametin ukalası olmak, merhametsizlikten beter.. Papazların yaptığı gibi, sadece edebiyatçısı olmak da onu harcamak..
* Kalbim bütün dikişlerinden yırtıldı; yine mühürü istediğim gibi açılmıyor. Beş dakika uyusam, merhametsiz uyanıyorum. Yediğim yemeğin lokmasında merhametli, son lokmasında zalimim! 
* Cüceler memleketinde dev.. Alışılmış lafların, fikirlerin, birkaç gök tepesinden bakıyor. Yazık ki, özlediği besteyi, kendisinden başka kimseye ezberletemeyecek!..
* Ben bir zaferin değil, bir bozgunun temsilcisiyim! Eğer bir yükseklik gösterdim ise, bu çıkış hissi veren bir inişten geliyor. Uçurum dibinde biten bozgun!.. Uçurumlar dağ, dağlar uçurum olmalı ki, ben kahraman olabileyim..

6 Ağustos 2014 Çarşamba

-muşum?

Ben yokmuşum uzun zamandır.
Varsam da yazmıyormuşum. 
Kitap yorumu yapmıyormuşum.
Filmlerden bahsetmiyormuşum.
Hep hastalıktan bahsediyormuşum.
Hep acıtasyon yapıyormuşum.
Ben hiç gülmüyormuşum. 
Hep somurtuyormuşum.
Burnum bir karış havadaymış.
Havamdan geçilmiyormuş.
İşte öyle dediklerinde "hadi len ordan!" demek istiyormuşum.
Ama susmayı tercih ediyormuşum.
Beni gülerken görenlere sesleniyorum!
Sizce de harika görünmüyor muyum? 

(Temsili)

Neyse.
Ben bayramda Çanakkale'ye gittim, kuzenimle.
Aniden gelişen bir olaydı o yüzden plansızdım.
Sonra ben yoldayken Sevgili Beyaz Kitaplık Ailesi, geçen sefer gelmemiştiniz bu kez mutlaka bekliyoruz dedi. Ben de görüşmeyi çok istiyordum. Eğer bu kez de görüşemeseydim çok üzülecek hatta İstanbul'a döndüğümde gidemediğim için hayıflanıp pişman olacaktım. Bunu engellemek adına, bayramın ilk günü fırsat bu fırsattır diyerek kahvaltıdan sonra soluğu evlerinde aldım.
Ama beni ne karşıladı dersiniz?

Beni görünce ağlamaya başlayan bir Küçük Adam! 

O kadar mı korkunç görünüyorum? :P

(temsili)

Beyaz Kitaplık Ailesinin evine giderken yolda kuzenim sordu:

- Abla kimin evine gidiyoruz?
+ Kitap dostumun.
- Nerden tanışıyorsunuz?
+ Kitap blogundan.
- Daha önce yüzyüze görüştünüz mü?
+ Sayılıyorsa şayet, evet, rüyamda.
- Nasıl yani?
+ Aileyle, hatta doğmamış bebekle rüyamda tanıştım.
- Abla çok ilginçsin yaa.
+ Biliyorum.
- Daha önce görmediğin birinin evine gidiyoruz. Ya bizi keserlerse?
+ Ben onlara güveniyorum!

Şimdi bir düşünün madem.
Kuzenim kendince haklı. Sonuçta hiç görmemişiz, sanal ortamdan yazdıklarımız kadar tanıyoruz birbirimizi. Peki nasıl oluyor da "Ben onlara güveniyorum!" diyebiliyoruz?
Güven mevzusu derindir.
Bir ip düşünün. İpin bir ucundan siz tutuyorsunuz, diğer ucundan ise güvendiğiniz kişi.
Size göre hangi uç daha sağlamdır? Kim daha sıkı tutuyordur ipi?
İşte bu soruların cevabı önemli.
Önce kendi tuttuğunuz tarafın sağlamlığını ölçüp biçmelisiniz.
Karşı tarafa yeterince güven verebiliyor muyum?
Eğer sizinki sağlamsa ve karşı tarafa koşulsuz inanıyorsanız, kendinizi de onunla birlikte, (yalnız kendinizi değil, karşınızdakini de beraberinizde) Allah'a emanet edebiliyorsanız,
İpin iki ucunun da sağlam olduğu cevabını kolaylıkla verebilirsiniz.

Bu blog sayesinde ve yine başka sosyal ağlarda harika insanlar tanıdım.
Yanıbaşımda olup, nasılsın sorusunu bile çok gören arkadaşlarım yerine onlar beni arayıp sordu.
Hiç gereği yokken gözyaşıma ortak oldular.
Acımı paylaştılar.
Hiç beklemediğim anlarda ufacık hediyeleriyle kocaman yüreklerini paketleyip gönderdiler.
Onlarla harika anılar biriktirdim.
Ve ben bu bayram hayatımın en güzel İyi ki'lerinden birini daha yüreğimin / anılarımın valizime koydum, İstanbul'a geldim. 
Bu tatilde yaptığın en iyi şey neydi diye soranlara Beyaz Kitaplık ailesini ziyaret etmekti diyorum. 

Unutmadan:
En başta yazdıklarımı söyleyen arkadaşlara iki çift sözüm var.
Size gerçekten gülümseyebilmem için, önce kalbime kabul edilmeniz gerekir.
Orası da yol geçen hanı değildir. ;)

Bakınız isteyince ne güzel gülümsüyormuşum:



25 Temmuz 2014 Cuma

Gül Şerbeti


"Yaşamak şakaya gelmez beyler ağalar, yaşamak çok ciddi iştir. 
Yaşamak en az sizi sevmek kadar ciddi bir iştir. 
Yaşamak şakaya gelmez."

https://www.youtube.com/watch?v=pA89IgP5rek


Benim babaannem hep gül suyu kokardı..
Beyaz namaz başörtüsünü takardı,
Buyur ederdi misafirleri evine..
Kuranlar okunurken Ramazan günleri,
En sevdiği köşesini verirdi komşularına,
Kendisi iki kapı arasındaki ince duvara dayardı sırtını,
Dayanamaz içi geçerdi..
Boynu düşerdi, gülümsetirdi beni..

Benim çocukluğumdu babaannem..
Giriş kattaki evinin penceresinden, susuzluğumuzu giderirdi,
Buzdolabının kapağı bütün mahalle çocuklarına açıktı.
Cüzdanında bizim için hep bozukluğu vardı.
"Pamuk gibi kadın şu Fevziye Teyze." derlerdi.

Babaannem benim ilk özlemimdi.
Onüçümdeydim onu gözü yaşlı hacca yolladığımda.
İlk ayrılışımızdı bizim.
Mutluluk gözyaşıydı döktüğüm.
O güzel mübarek topraklara selamımı götüren ilk ve tek insandı.

Şeker gibi insandı benim babaannem.
Kapısı yedi yirmidört herkese açıktı.
Kendi yastığımdan sonra huzur içinde uyuduğum ikinci yastıktı onunki..
Eve geldiğimde uğradığım ilk duraktı onun yanı.
Onu görmeden eve çıkarsam eksik kalırdım..

Pencerenin kenarındaki koltuğuna oturur,
Perdesini aralar,
Sokaktan gelene geçene bakardı.
Oturduğu koltuğun o köşesi ona özeldi.
Başkası oraya oturup dışarıyı gözlediğinde olmazdı,
Yakışmazdı ondan başkasına..

Fıstığımdı o benim, Süper Babaannemdi.
Nasıl da kıkırdardı ben öyle seslenince..

Sonra bir gün..
Siren sesleriyle çıktı kapıdan..
Bir daha dönmedi..
Koltuğun o köşesi bomboş kaldı..

İnsanlar geldi, ev doldu taştı, başkaları oturdu o köşeye..
Ama bana sorsanız o köşeyi kimse dolduramadı, dolduramazdı..

Sonra kalabalık yavaşça dağıldı..
Sonra eşyaları da birer birer taşındı..
Sonra kapıya kilit vuruldu..
Sonra kapının kilidi değişti.
Sonra başkaları geldi, kapının önünde başka ayakkabılar.

Bana ondan geriye anıları kaldı..
Bir de mis gibi gül kokusu..

Tüm bunlar neden aklıma geldi de bu saatte yazdım şimdi di mi?
Bu akşam iftar yaptığım Afazim,
Gel dedi sana Gül Şerbeti içireyim.
Ömrümde içmiş değildim.
Daha ilk yudumda hop etti yüreğim..
Çünkü benim babaannem hep gül kokardı..

11 Temmuz 2014 Cuma

Ahh Müzeyyen Ahh..

https://www.youtube.com/watch?v=nxHiPzMmDRM



Henüz 9-10 yaşlarımdayım.
O zamanlar beyaz bir kartal arabamız var.
Amcamla ortak kullanıyoruz.
Kalabalık halde bir yere gideceksek,
Biz minikler kartalın bagajına doluşuyoruz.

Kaset dinliyoruz o sıralar, nerde şimdiki gibi cd çalarlar falan.
Arabanın torpidosunda babamın kasetleri.
Zeki Müren, Muazzez Abacı, Müzeyyen Senar, Muazzez Ersoy..
Nasıl seviyorum bir bilseniz.
O beyaz kartala biner binmez hemen kaseti takıyoruz babamla.
Zeki Müren'in o yürek acıtan sesi..
Hala kulaklarımda..
Bazen babam eşlik ediyor, en çok da Muazzez Abla'ya..
O kadar çok başa sarıp dinlemişim ki,
Zeki Müren'in şarkılarının hepsini ezbere biliyorum.
Evdeki teyp bozuk, kaset çalmıyor.
Onları dinleyebildiğim tek yer araba.
Bir yere gideceksek, hele de arabayla gideceksek.
Bir de sadece biz gideceksek.
Dünyalar benim oluyor. 
Takıyoruz kaseti, açıyoruz sesi, söyleye söyleye..
Çocukluk işte.

Sonra ortak kullanılan her şey gibi,
Bizim beyaz kartalı da yitiriyoruz.
Annem o kadar üzülüyor ki..
İlk göz ağrısı ne de olsa..
Peki ya ben?
Ah ben.. 
Muazzez Abla'yı, 
Müzeyyen Hanım'ı 
En çok da Zeki Müren'i dinleyemeyeceğim için nasıl üzülüyorum..
Kasetler bozuk teybin yanında, bakıyorum..

Sonra..
Çok geçmeden babam beyaz şahinimizle kapıda beliriyor.
Çocuk sevincimi hayal edebiliyor musunuz?
Artık bize ait bir arabamız ve kaset çalarımız var. 

En güzel anılarım, çocukluğumda biriktirdiklerim..
Şimdi sorarım size;
Siz olsanız istemez miydiniz zamanı geri alabilmeyi?
Yeniden çocuk olmayı?
Babanızın Muazzez Abla'ya eşlik etmesinden keyif almayı?
Zeki Müren kasetlerini başa sarıp tekrar tekrar dinlemeyi?
Müzeyyen Hanım'i teypten dinlerken, arabanın camından başınızı uzatıp, rüzgara karşı şarkıya eşlik etmeyi?
Ben çok isterdim..


6 Temmuz 2014 Pazar

Necip Fazıl Kısakürek - Aynadaki Yalan

- Konuşmuyorsunuz?
+ Arada bir tutulurum, kelimelere güvenim kalmaz.


Ben Necip Fazıl'ı şiirleriyle, sözleriyle tanıdım. Yakın zamana kadar da romanı olduğundan bihaberdim. Bu kitabı tesadüfen buldum. Bunun Necip Fazıl'ın tek romanı olduğunu sanırken az önce Kafa Kağıdı isimli bir romanı olduğunu daha öğrendim. Ne kadar az şey biliyorum ve ne kadar çok şey bilmiyorum. 

Kitap Felsefe mezunu Naci'nin akademisyenlikte yükselmek için hazırladığı tez esnasında beşeri aşktan ilahi aşka geçişini anlatıyor. Ve Necip Fazıl bunu öyle güzel anlatıyor ki, okuyucuyu da sıkmıyor. Kitabı okurken, Naci'den çok Necip Fazıl'ı okumuş gibi hissettirdi bana niyeyse. Kendinden izler taşıyordu sanki. Gerçi her yazar kitaplarına kendinden bir iz bırakmaz mı?

"Yangını resimde seyredenlerle, yananlar arasındaki mesafe.."

"Bunca vebal altında ayakta durabilmemizden büyük nimet mi olur?"

Tasavvuf okumayı sevenler için ve Necip Fazıl'ı şair değil de yazar olarak okumak isteyenler için güzel bir kitap.


Ercan Kesal - Peri Gazozu

"Kalplerimizdeki mührü fekketmenin zamanı çoktan geçmedi mi sizce?"


Normalde popülariteyle çok okunan kitaplardan uzak dururum. Ama bu kitap yorumuna güvendiğim kişiler tarafından o kadar tavsiye edildi ki, okumazsam olmazdı. Buna rağmen uzun zaman önce kitabı almış ama okumaya bir türlü cesaret edememiştim.

Ercan Kesal'dan da bir haber yaşıyorum mesela. Hakkında hiçbir fikrim yok.
Ama kitapta anlattığı anılarından sonra artık tanımamamın imkanı yok.
Sizinle konuşur, dertleşir gibi anlattığı o anılarıyla aslında hepimize insanlık dersi veriyor kitabında.
Her bir anıda bir tokat daha yiyorsunuz, özellikle sol yanınıza.

Şüphesiz bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan biriydi Peri Gazozu.

"Benim aklımda kalansa, sarılmayı unutmuş bir ülke. Bir yandan ağlayan, öte yandan kollarının arasında kendine bir yol arayan, kaybolmuş yıllarına acıyla bakan ülkem.."

Hala okumayanınız varsa şiddetle ve şefkatle okumanızı tavsiye ediyorum. 

Ve "Gençliğim bitmiş işte. Acıların içinden, hızla çocukluğuma koşuyorum." ben de..


Silver Linings Playbook / Umut Işığım

"Dünya kalbinizi bilinen her şekilde kıracak, orası kesin. Bunu size anlatmama imkan bile yok ya da benim veya başkalarının içindeki deliliği de.. Ama şu var ki; pazar yine benim en sevdiğim gün. Bana yapılan her şeyi düşünüyorum. Ve kendimi çok şanslı hissediyorum."


Acıyla baş etmenin yolları hepimiz için farklıdır. Kimimiz sadece ağlar, kimimiz çıldırır ve önüne çıkan herkesi ve her şeyi yıkar geçer, kimilerimiz koşar (evet koşar, soluğu tükenene kadar koşar), kimilerimiz film izler, kimilerimiz müzik dinler, kimilerimiz kitaba sarılır, kimilerimiz duaya.. 
Ve kimilerimiz bazılarının hoşuna gitmeyecek şeyler yapabilir.
Bazıları intihara kalkışır, bazılarımız ise tımarhanelik olur.

Pat, karısı kendisini başka bir adam için terk ettikten sonra kendini akıl hastanesinde bulur. 8 ay sonra da şartlı olarak hastaneden çıkar ve karısını tekrar geri kazanabilmek için hayatını yeniden düzene sokmaya çalışır. Karısının istediği gibi bir adam olmak hiç de kolay değildir.

Tiffany ise kocası öldükten sonra ruhsal bunalıma girip çareyi başka adamların yataklarında arayan asi bir kadın olup çıkmıştır. 

Ve bu iki manyağın yolları bir akşam yemeğinde kesişir..
~

Pat rolündeki Bradley Cooper rolünün adamı olmuştu. Ancak her ne kadar Tiffany rolüyle en iyi kadın oyuncu rolünü alsa da Jennifer Lawrence bana bu filmde çok itici geldi. Belki Açlık Oyunları'ndaki rolüyle onu bütünleştirdiğim için olabilir, bilemiyorum.

Ama film güzeldi.
Aşktan çok bir aile filmi diyebilirim.
Kitabının olduğunu da bu yazıyı yazarken öğrendim. 
Ayrıca filmin müziklerini de sevdim.

Hepimizin hayatlarında birer umut ışığı olması dileğiyle.. :)

3 Temmuz 2014 Perşembe

Hayatı tesbih yapmışıııım sallıyormuşuum~

Saçmalama postlarımdan biriyle daha karşınızdayım.
*

Saat 00:30. 
Dün gece bu saatlerde uykunun 4 ya da 5. evresindeydim sanırım.
Bu gece ise tık yok!
Ben size demiştim kullandığım ilaçlar dengemi bozdu diye.
Ne yapayım diye düşünürken aklıma Leyla ile Mecnun geldi.
Açtım yuğtubu, arama motoruna Leyla ile Mecnun yazdım ve bakın ne çıktı:

http://www.youtube.com/watch?v=H9Kf20ZAJTw

Şimdi bu videoyu izleyince aklıma kpss geldi.
Malumunuz cumartesi günü sınav var.
Memur olacağız ya hani. 
Geçenlerde uzun zaman önce bıraktığım dershaneden arkadaşım aradı.
Azıcık muhabbet ettik telefonda.
Halbuki dershane iş yerime iki adımlık yerde, bir cumartesi git gör di mi?
Cık, olmaz.
Neyse, o da benim gibi test kitaplarının bir kısmının henüz kapağını bile açmamış.
Tembellikte sınır tanımıyoruz. Millet harıl harıl ders çalışıyor biz laylaylom.
Tıpkı şu hemen üst tarafta paylaştığım videodaki gibi.
Hayatı tesbih yapmışım..
Hobaaa~
Arkadaşım bana diyor ki; "Kızım bırak şu kitap okuma işini azıcık test çöz test!"
Ben de diyorum ki; "Paragraf sorularını çözerken görcem ben seniii! Azıcık sen de kitap oku da matematiği yapamıyoruz bari sözelde zorlanmayalım."
Herkes test çözüp hocaların peşinde koştururken, bir köşeye kıvrılıp dershanede kitap okuyan ben,
sınava 2 gün kala mı test çözeceğim allasen?
Şimdi söyleyin bana, şu videodaki adamlardan ne farkım var benim? :P

*

Çok dertliyim aslında ben son zamanlarda. Bakmayın belli etmiyorum. :P
Evimle metro arasındaki mesafeyi normal şartlarda 10 dakikada yürüyerek gidip geliyordum bir zamanlar. Ama son zamanlarda yarım saatimi alıyor.
Sebebi bir önceki yazımda söylemiştim.
Zaten hastalığımın tazelediğini de, uzayan yollar, tıkanan nefes, normal merdiven yerine yürüyen merdiven ve asansör kullanmaya başlamamdan anlamıştım.
Şimdi benim kendime dikkat etmem, yorulmamam gerekiyor ya hani,
patronum inadına daha çok iş veriyor sanki.
Daha çok dışarı çıkıyor, iki kat arasında daha çok git gel yapıyor, mesaimi aşan çalışmalar yapıyorum.
Evren resmen aleyhime çalışıyor!
(Burda araya dua giriyorum, lütfen amin diyin: 
Allah'ım nooluur hemen bayram olsun, takatim kalmadı, dinlenmeye ihtiyacım var.)

*

Yaz okuma şenliği için kitap listesi yapmıştım. 
Görmeyenler için liste burda.
Her geçen gün listenin büyüdüğünü hissediyorum. :D
Ama maksat liste orda dursun, zamanında bitmesi şart değil. Yıl sonuna kadar okusam da olur.
Lütfen bana sevdiğiniz, mutlaka okumalısın dediğiniz kitaplarını söyleyin ki, ben de listeme ekleyeyim.
Bir gün kendime kitap sponsoru bulursam söz hepsini alıp okuyacağım. 

*

Yarın (yani bugün) perşembe ama bana cuma gibi geliyor.
Cuma günü işe gitmeyeceğim için olsa gerek.
Sınav öncesi iş stresinden uzak kalabilmek için patronumdan izin istedim.
Sağ olsun kırmadı izin verdi.
Muhtemelen o günü uyuyarak geçireceğim çünkü cumartesi sabahı uykusuz sınava gitmek istemiyorum.
En son Ales'e ve Yds'ye girdiğimde sınav kağıdına kafayı koyup uyuyan gençleri hatırlayınca..
Adam bildiğin baya baya uyudu, görevli bile uyandıramadı siz düşünün. :D
Öyle bir pozisyonda kalmamak için uyuyabildiğim kadar uyumayı planlıyorum cuma günü.
Kimse bana orucu uykuya mı tutturacaksın demesin,
mevzu mühim gençler.
Hem bir defadan bir şey olmaz.

*

Saat 01.00
Annem gelip gidip "Yatsana artık, sabah kalkamayacaksın!" diyip duruyor.
Kadın haklı.
Tam olarak 2 telefondan 6 tane alarm kuruyorum.
Ama bana mısın demiyor. :D
Ben gidiyorum.
Zaten 1 saat sonra sahura kalkacağım, bari gözlerim dinlensin.:P

Buraya kadar sıkılmadan okuyabildiniz mi?
Gerçekten mi?
O zaman sabrınızdan ötürü sizi kutluyorum.
Haydiiinn iyi geceler. 
Yoksa iyi sabahlar mı demeliydim?
Ya da hayırlı sahurlar?

29 Haziran 2014 Pazar

Yaz Okuma Şenliği 2014 [Güncellendi 25/7/14]

Daha önce katılmayı düşünüp bir çok kez kararsız kalıp vazgeçtiğim Okuma Şenliği'ne bu kez katılmaya karar verdim. Detayları Pinuccia'nın bloğunda yazıyor. Tamamlamayı başarabileceğimden emin olamasam da şansımı denemek istedim. 



İşte benim listem şöyle:

1. Kategori (10 puan) : İsminde yaz mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların yazın geçtiği bir kitap.
Selim İleri - Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak (176 Sayfa)
Orhan Pamuk - Sessiz Ev (336 Sayfa)

2. Kategori (10 puan) : Sadece tek bir kitabını okuduğunuz ve sevdiğiniz bir yazardan bir kitap.
Barış Bıçakçı - Baharda Yine Geliriz (109 Sayfa) / OKUNDU - 5/4

Daha önce Herkes Herkesle Dostmuş Gibi kitabını okumuş çok sevmiş. Hazır kitaplığımda da varken listeye ekledim.

Selim İleri - Mel'un (592 Sayfa)


3. Kategori (10 puan) : Bir şiir kitabı.
Ceyhun Yılmaz - Sevdiğim İkinci Kadınsın Sen (64 Sayfa)

4. Kategori (10 puan) : Adında bir sayı geçen bir kitap.
Ahmet Hamdi Tanpınar - Beş Şehir (215 Sayfa)
İhsan Oktay Anar - Yedinci Gün (240 Sayfa)

5. Kategori (10 puan) : Bir kişisel gelişim kitabı.
Laurent Gounelle - Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer (448 Sayfa)
Uğur Koşar - Allah De Ötesini Bırak (175 Sayfa) / OKUNDU - 5/4

6. Kategori (10 puan) : Nobel ödüllü bir yazardan bir kitap.
Orhan Pamuk - Babamın Bavulu (93 Sayfa) / OKUNDU - 5/4
Knut Hamsun - Açlık (186 Sayfa)

7. Kategori (10 puan) : Fransız edebiyatından bir kitap.
Victor Hugo - Bir İdam Mahkumunun Son Günü (151 Sayfa)

Kitapçılarda bir çok kez elime alıp sonra vazgeçtiğim bir kitap. Bir bahaneye ihtiyacım vardı. :)

8. Kategori (10 puan) : Bir savaş kitabı.
Kemalettin Çalık - Sarıkamış / Kor Yüreğim Kar Altında (264 Sayfa)

9. Kategori (10 puan) : Yabancı bir yazardan bir öykü kitabı.
Jonathan Livingston - Martı (92 Sayfa)

10. Kategori (10 puan) : Fantastik kurgu/ bilim kurgu/ steampunk vb türde bir kitap.
Suzanne Collins - Alaycı Kuş (416 Sayfa)

Serinin diğer 2 kitabını okudum, bu da aradan çıkmış olacak.

11. Kategori (10 puan) : Yasaklanmış bir kitap.
Franz Kafka - Dönüşüm (100 Sayfa)

Kafka bunalımını seviyorum. 

12. Kategori (10 puan) : Beyaz perdeye aktarılmış bir kitap.
Betty Mahmudi - Kızım Olmadan Asla (327 Sayfa)

Bu tarz kitaplar benim için özeldir. Bunu okumazsam olmaz.

13. Kategori (10 puan) : Aynı zamanda çevirmenlik de yapan bir yazar tarafından yazılmış bir kitap.
Pınar Kür - Bitmeyen Aşk (630 Sayfa)

Pınar Kür'ün okuyacağım ilk kitabı olacak.

14. Kategori (10 puan) : Kütüphaneden veya bir tanıdığınızdan ödünç aldığınız veya sahaftan aldığınız bir kitap.


15. Kategori (10 puan) : Bir masal kitabı.
Samed Behrengi - Küçük Kara Balık (60 Sayfa) / OKUNDU - 5/5

Masal kategorisine giriyor mu emin olamadım. :(

16. Kategori (10 puan) : Herhangi bir edebiyat ödülü kazanmış bir kitap.
Harper Lee - Bülbülü Öldürmek (351 Sayfa)

Pulitzer Ödüllü bu kitap zaten okuma listemdeydi. 

17. Kategori (10 puan) : Bir biyografı / otobiyografi kitabı.
Ayşe Kulin - Bir Tatlı Huzur (232 Sayfa)
Alex Haley - Malcolm X (720 Sayfa)
Ali Şeriatı - Ebuzer (216 Sayfa)
Claude Addas - Muhyiddinİbn Kibrit-i Ahmer'in Peşinde (448 Sayfası)

18. Kategori (10 puan) : Bir tiyatro oyunu
Necip Fazıl Kısakürek - Reis Bey (152 Sayfa) / OKUNDU - 5/5

19. Kategori (10 puan) : Halen yazmaya, üretmeye devam eden bir edebiyatçıdan (yazar, şair, araştırmacı..) bir kitap.
Zülfü Livaneli - Leyla'nın Evi (288 Sayfa)

Yine Damla'm önermişti geçmiş zamanın birinde ve ben hala okuyamadım. Bu vesileyle okumuş olacağım.

20. Kategori (10 puan) : Polisiye/ gerilim/ korku vb. türde bir kitap.
Stieg Larsson - Ejderha Dövmeli kız (646 Sayfa)
Murat Menteş - Korkma Ben Varım (424 Sayfa) / OKUNDU - 5/3

21. Kategori (10 puan) : Bir aşk romanı.
Guillaume Musso - Seni Bulmaya Geldim (273 Sayfa)

22. Kategori (10 puan) : İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap.
?

23. Kategori (10 puan) : Mektuplardan veya anılardan oluşan bir kitap.
Ercan Kesal - Peri Gazozu (199 Sayfa) / OKUNDU - 5/5

Hala okumayan varsa okusun!

24. Kategori (10 puan) : Daha önce okuyup da tekrar okurum dediğini bir kitap.
Nazan Bekiroğlu - Yusuf ile Züleyha (224 Sayfa)

Çok etkileyici bir anlatımla yazılmış bir efsane. Tekrar okunası.

25. Kategori (10 puan) : Yabancı dilde bir kitap veya orjinal dilinde okumayı gönlünüzden geçirdiğiniz bir kitap.
?

26. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 15 puan, toplamda 45 puan) : 3 kitaplık bir seri veya aynı seriden 3 kitap.
Kerstin Gier - Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer Serisi
* Yakut Kırmızı (349 Sayfa) / OKUNDU - 5/4
* Safir Mavi (368 Sayfa)
* Zümrüt Yeşil (464 Sayfa)

Serinin ilk kitabı kitaplığımda mevcut. Ama ciltli ve kalın olduğu için işe giderken yanımda taşıyamıyorum. Yıllık iznimde okumayı planladığım bir seri.

27. Kategori (Her bir kitap 10 puan, iki kitap da okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 50 puan) : İsminde zıt anlamlı kelimeler olan 2 kitap.
* Dostoyovski - Beyaz Geceler ( 96 Sayfa) - OKUNDU - 5/3
* Mehmet Açar - Siyah Hatıralar Denizi (382 Sayfa)

28. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 60 puan) : Goodreads'in Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap listesinden 3 kitap.
* Albert Camus - Yabancı (119 Sayfa) - OKUNDU - 5/5
* J.R.R Tolkien - Hobbit (426 Sayfa)
* Yaşar Kemal - İnce Memed (509 Sayfa)

Yabancı bana Damla'dan hediye. Şenliğe o da katılacak ve beraber okuyacağız. Yani mini kitap kardeşliğimiz olacak. Hobbit'i çok fazla kişi önerdi. İnce Memed ise çalıştığım iş yerindeki arkadaşlardan biri 'hala okumadın mı?' demişti. O sebeple listemde. Tabi 4 kitabı şenlikte okuyamam ama benim için başlangıç olabilir.

29. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 70 puan) : Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.
Tezer Özlü - Yeryüzüne Dayanabilmek İçin (168 Sayfa)
Kemal Varol - Jar (160 Sayfa)

Yabancı Erkek: Marc Levy - Bay Daldry'nin Tuhaf İstanbul Yolculuğu (288 Sayfa)
Yabancı Kadın: Maeve Binchy - Aşkı Yarın Yaşayacaksın (450 Sayfa)

30. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 50 puan, toplamda 80 puan) : 17.,18., ve 19. yyda yazılmış birer kitap.
* 17. yy / Miguel De Cervantes Saavedra - Don Kişot (400 Sayfa)
* 18. yy / Edmond Rostand - Cyrano de Bergerac (280 Sayfa)
* 19. yy / Dostoyovski - Suç ve Ceza (595 Sayfa)

Bu kategoride kitap araştırmak saatlerimi aldı. Ve çıkan sonuca bakar mısınız? :))

~
Soru işareti koyduğum kategorilerde önerilere açığım arkadaşlar. Kitap araştırırken başıma ağrı girdi vallahi. Siz tavsiye edin ben okuyayım. 

Bunların tamamını okumam mucize olacak ama.
Etkinlik 21 Haziran - 21 Eylül arasında, dileyen etkinlik süresi boyunca katılabilir.
Herkese keyifli okumalar. :)

Not: Listede fazlasıyla kitap var. Fazlalıklar alternatif olarak eklendi. 
Şenliği tamamlayamasam da yıl sonuna kadar hepsini okumuş olmayı umut ediyorum. 
Benim için güzel bir kitap listesi oldu. 
Önerilere hala açığım.