4 Kasım 2014 Salı

Orda, bir köy var uzakta..

Geçen yıl Ordu Ünye'nin bir beldesine öğretmen olarak atanan canım arkadaşım Afazi'me yaptığım bir haftalık ziyaretimden bahsetmek istedim size.. Oradayken gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarımı sayfalar dolusu yazabilirim aslında ama.. Ama ben birazcığını anlatıp gideceğim.. 

Öncelikle yolculuktan bahsedeyim. Ailemle birlikte gittiğim Samsun'dan geçtim Ordu'ya. Samsun'dan Ordu Ünye otobüsle yaklaşık 2 saatlik bir yol. İstanbul Avrupa yakasından Pendik'e gitmek gibi bir şey. Saat başı otobüsler gidiyor. İeet'nin 500T ya da 500ES otobüslerine bindiğinizi düşünün ve yolculuğu hayal edin.. 

Ünye Belediyesi'nin önünde arkadaşım beni saat 11.00 gibi karşıladı. Yolculuk burada bitiyor diye düşünebilirsiniz ama yanılıyorsunuz. Tıpkı benim yanıldığım gibi. Ünye'den köye 2 saatlik bir yolculuk daha bekliyordu bizi.. Onun için de saat 14.00'a kadar beklememiz gerekiyordu. Neden mi? Köyden ilçeye tek bir araç vardı. Köyden sabah 7.00'de çıkıp ilçeye geliyor ve öğleden sonra o yolcuları 14.00 gibi ilçeden alıp köye götürüyor. Bu saatler dışında köyle ilçe arasında araç yok! Bulabilirseniz bir ihtimal taksi var. Yani, eğer es kaza o aracı kaçırırsanız sabah ilçeye inemezsiniz, hadi yakaladınız indiniz diyelim, geri dönüşte kaçırırsanız o zaman da ilçeden köye gidemezsiniz. Mutlaka gitmeniz mi gerekiyor? O zaman tam olarak 150 TL verirsiniz ve gideceğiniz yere gidersiniz. Pazar günleri ise  hiçbir yere gidemiyorsunuz, çünkü araç yok.

İlk duyduğumda inanamamıştım. Ama gidip bizzat görünce ister istemez inanıyorsunuz. Bindiğiniz araç eski model bir servis. Yolcular tıklım tıkış biniyor. Ara koridorlarda tabureler.. Ben misafirim diye beni koltuğa oturttular. Afazi hemen önümde tabureye oturunca ben şaşkın, "Gidebilecek misin öyle? Rahat mısın?" diye soruyorum. "İlk değil," diyor, "alışkınım ben." 

Gönlümün teli bire bin katan 'a h' ile sızlıyor.. Sen "İstanbul, İstanbul'um!" diye ortalığı inleten, ayrılırken gözleri buğulu, şehrini, çocuğunu ardında bırakmış gibi kahrolan Can, şimdi başka çocuklar için neleri göze alıyorsun? Nelere göğüs geriyorsun.. 

Hatırla Sevgili dizisini izleyeniniz var mıdır bilmiyorum. Orda Ahmet bir köye sürgün ediyordu kendi. Onun yaptığı yolculuk gibi bir 2 saatlik yolculuk yapıyoruz Afazimle.. Kulağımızda türkülerle.. Dağa tırmandıkça araç sis de yoğunlaşıyor. Ancak o harika ağaçlar.. Kızıla çalan turuncu, sarı ve solmuş yeşil renginde yapraklarıyla o güzel ağaçların arasında akarsu.. Tüm bu güzelliklerin yanından sarsıla sarsıla toprak yoldan usulca gidiyoruz. 
"Rabbim," diyorum içimden, "ne çok şükür ve hamd sebebi vermişsin sen bize.. Bir de görebilse bu kör gözler.." Hani Ressam Bob'un tabloları var ya, işte ondan bile daha güzel bir tablonun içinden geçiyoruz.. Fotoğraf çekmeye çalışıyorum olmuyor. Eve çıkınca çekerim diyorum. Sonunda köye vardığımızda, şöyle bir etrafıma bakıyorum. Hani nerde o ağaçlar? "İnsan elinin değdiği yerde ne güzellik bekliyorsun ki?" diyorum kendi kendime.. Allah her şeyi güzel yaratmış, ama insan onu mahvetmiş.. 

Eve varıyoruz. Akşam yemeğini yaparken elektrik kesilince Afazim duvarda asılı olan feneri yakarken gülüyor: "Burda sık sık elektrik kesintisi oluyor. Yakında sen de alışırsın." diyor. Dediği gibi de kaldığım o bir haftalık süre boyunca günde kaç kez elektrik gitti, sayısını tutamadım. Elektronik cihazların halini siz düşünün. 

Nöbetçi olduğu bir gün öğle yemeği için yanına gittim. Öğrencileri gördüm. 
"Çok fakir öğrenciler var mı?" diye sordum. "Olmaz olur mu?" dedi. Dışardan yardımlar geliyormuş. Hatta gittiğim gün öğrenciler için mont gelmiş. Diyor ki; "Çok iyi çok güzel yardımlar geliyor da.. Bunlar ergenlik çağındaki çocuklar, hepsine aynı montu giydiremezsin ki. Düşünsene, yan yana geliyorlar hepsinde aynı mont, utanıp sıkılıyorlar. O yaştaki çocuktan bunu anlamasını bekleyemezsin." Haklı.. Susuyorum. 

Öğrencilerinden konuşuyoruz biraz. 
"Uzak yerden gelen öğrenciler var mı?" diye soruyorum. 
"Olmaz olur mu?" diyor. "Servis topluyor hepsini getiriyor. Bazı köylere servis girmiyor bu yüzden bir saatlik yol yürüyen öğrenciler var." 
"Peki dersleri iyi mi? O kadar yol geliyorlar sonuçta." diyorum.
"Keşke iyi olsa," diyor, "Bir çoğu tarla işinden kaçmak için okula geliyor."
"İyi ama tarla işinden kaçmak için geliyorlar, bari dersleri iyi olsa da geleceklerini garanti altına alsalar ya.." diyorum, o da bana üzüntüyle: "İnşaat işçiliğinde çok para varmış, işçi olacaklarmış, öyle diyorlar." dedi. Sinirleniyorum.. "Nasıl olur ya!"..

Sabah 8.00'den akşam 17.00'ye kadar her şeyini bu çocuklara ver ve ne devlet sana kıymet versin, ne de öğrenciler bunun kıymetini bilsin.. 

Aslında üzerine konuşulacak, uzun uzun yazılacak bir mevzu ama.. Burda susuyorum.. 

Bir haftanın sonunda Samsun'a geri dönmek üzere, sabah 07.00'deki servise yetişiyorum. 
Orada kaldığım süre boyunca Afazim beni kardeşi gibi ağırladı, Allah razı olsun..
Bu bir haftalık süre boyunca, hayatımın en iyi tecrübesini yaşadım ve güzel anılar biriktirdim. Memleketimin, az çok tahmin ettiğim ama bilmediğim görmediğim başka bir yönünü gerçekte görmüş oldum. Arkadaşımın orda gördüğüm hayatı bana Çalıkuşu'nun Feride'sini anımsattı. 
Dönüş yolculuğunda sık sık bunu düşündüm.
"Ben olsam ne yapardım?" diye defalarca sordum kendime.. 
Dayanabilir miydim onun gibi? 
Kim bilir.. 


2 yorum:

  1. Ne kıymetli bir iş yapıyor arkadaşın ya , okurken ağladım resmen.
    Ne çok dalıyoruz kendi telaşımıza, ne çok sebep buluyoruz saçma mutsuzluklarımıza.Sonra bir yazı okuyoruz ,yazı değil tokat sanki, peh!
    Senin için de güzel bir dinlenme olmuş Elif , tamamen döndün mü bari ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynen öyle canım. Dinlendim, iyi geldi bana da. Evet, kesin dönüş yaptım. Görüşelim bir ara. :*

      Sil