30 Mayıs 2014 Cuma

Nerde kalmıştık?


"Suçlarım ağladı bu gece..
Dilim battı içime..
Geçmedi geçmiş, geldi çattı yine..
Susamazdım.

Özrü kabul edilmiyor kimsesizliğimin.
Kimse kendini üstlenmiyor bu masalda.
Oyunu ben bozmadım oysa, yalnızca düş kurdum çocukça..
Yine de..
Affedin gözlerinden yaralanmış bu sızıyı,
Affedin geçmişime asılmış bu sizi..

Kendi kalabalığından kaçan kentler gibiyim bu gece.
Zemheri bir yaşayış düşürmüşüm gözlerime.
Gerisini susuyorum..
Masallardan düşüyorum bu gece..
Bir martının gözlerinde üşüyorum.
Sonrası yok.
Bilmiyorum..

İstasyonlar ıslaktır,
Kentler çamurlu..
Sesler soluktur biraz, biraz da yorgun..
Susmaksa çoğuldur..

'gitmek' derse biri; içim kanar..

Ve işte 'gitmek' diyor ötelerden biri..
K/anıyorum..
'gitmek çoğaltmıyor hiçbir masalı' diyorum..
Susuyor..
'kalmak ölümü yaşatmıyor' diyorum..
Gülümsüyor..
'gitmeliyim' diyorum..
'kalmalısın' demiyor..

'gitmek' diyor biri..
'gitmek; kalmanın en erdemli yoludur..'
İçim acıyor..

Bir gün onun da değermiş yüzü düşlere..
Aynalarda ölüm..
Gülüşü kırılırmış gözbebeklerinde..
İşte o gün 'gitmek' denen bitermiş.. 
Bir gün o güldüğünde ölüm şehri terkedermiş..
O güldüğünde masallar hep mutlu sonla bitermiş..

Gitmeliyim, ağır yaralı ruhumu alıp yanıma ölüm tehlikesi olan düşlere iz sürmeliyim
Gitmeliyim, sol yanımdan başlayıp şehri terketmeliyim..
Gitmeliyim, yüzüme düşmeden gülüşün hüznümü yitirmeliyim..

İçimin sessizliğinde arındırıp gözlerimin derinliğini, kuytu köşelere astım kimsesizliğimi..
Şehrin karanlığından başladım kendimi içmeye..
Bir tutam huzurdu belki ölüm..
Bir tutam sevinç..

Adımı kininizle yıkadım, aklar mı nefretiniz gülüşümü?
Hadi! Bunca suskunluğunuzun üstüne suçlarınız yükleyin gözlerime..
Hadi! Suçsuzluğumu susturun yine..
Hadi! Düşsüzlüğümü ağlatın her gece..
Alın bu da elma şekerim..
Alın bu da gülüşüm..
Alın bu da masalım..
Hepsi diyeti gözlerinize bakmamın..
Hepsi bedeli böylesine susmamın..

Kent soysuzuyum biliyorum.
Yine de..
Hiçbirinizden af dilemiyorum..
Varsınız, varsınız ve masalsınız..
Belki de en az bir masal kadar yalansınız.
Ve ben, böylesine yalanken bile seviyorum sizi!

Harabe gülüşlerim vardı masal diye okudunuz, ilişmedim kimseye.
İçimde bir yangın vardı, sığındım gözlerinize..
Hepsi bu..
Suçsa masalsızlığım kendim/sizliğim vebalse çoğulculuğunuza bir 'sus' daha dayayın şakağıma..

Gözlerimi kapattığımda göremediğim her düşün katilisiniz siz.
Doğmayacak çocuklarımın yetimliği, ölmeyecek gençliğimin ecelisiniz.
Kırgın değilim kimseye..
Kırgın olmasın da kimse..
Kırılacak kadar var olmadım ki sizde?

Hazırım ödemeye hüznümün suçunu, kesin kirpiklerimin boşluğunu..
Sökün içimi benden bir 'siz' damlar belki gözlerimden..

Neyin bedeli bu?
Kirpiğimin suçunu gülüşümle ödüyorum..

Alınmayın sakın size değil ıslaklığım..
Kirpiklerime şiir düştü ondan böyleyim..
Çok geçmez geçer bu kimsesizliğim..
Vebalinizi alır bir masal üstümden, öder hakkınızı ölüm üzülmeyin..

Yazık ki kırgın değilim..
Yazık ki yine kendime biriktim..

Bakmayın sitemime..
Bakmayın kinime.. 
Dedim ya, kırgın değilim size..
Sadece biriktirdim bir şiirin ilk harfinde..

Özrümün kabahatini affedin.
Kimsesizliğime verip yanılmışlığımı yangınımı beni azad edin sesinizden..
Ki ben sessizdim, sessizim.
Neden değdi kirpiğim gülüşünüze?

İçimi yıkadım geldim işte..
Suçsuz değilim..
Suçlarım kaldı sizden arta..
Onu da çok görmeyin masalıma.."


*Alıntıdır.

20 Mayıs 2014 Salı

yedi güzel adam..

gelip acı sözlerin için
bir çekmece koydun yaralarımıza.. -sf.15


yar kurbanın olam
dola yaşmağını bileğime
ki düşmana güzel vuram.. -sf.17

öğleye durarak bağlıyorum bu tepeleri
o tepelere.. -sf.21

..ülkem bugün
yariyle buluşmuş gizlilerde.. -sf.25

bir gün sapsarı kesildim
öyle bir tabiat vardı ki gövdemde
insanları görmezdim bile yanımdan
bir hava bulutu gibi geçerlerdi
içimden
gidip dağlara
kafa tutmak gelirdi.. -sf.26

yorgun geldim savaşmadım ama
bir ceset gibi ayaklarının dibindeyim.. -sf.44

kezzap içsem
daha kuvvetle can çekişirdim.. -sf.44

aşk aceleyle oraya buraya göz gezdirir
sevgi sabırla ahır kapılarından süzülmektedir.. -sf.48

başıboş bir kamaya saplanmışım gibi
çizilmiş bir yaşama atanmışım gibi
kaskatı bir esirliğe çöktürülmüşüm gibi
yüreğim böğürmek üzere gibi
ayaklarım baltayla kesilmiş gibi.. -sf.58

artık aşk insan kalbine sığmıyor.. -sf.76

sal merhamet bulutlarını
kurut içimizdeki öfke mayalanmalarını.. -sf.80

yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın
sen burgu oldun içimin dağlarına tünele girdin.. -sf.93

öpüşümüz gizli olmalı
öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli
sıcak gözyaşı ve şikayetle
ağzı konuşmaz kılan
ağzımızda
dilimizi şişiren ayrılık bademi.. sf.94

Senin elin söyler
avucunun toprağa değip donan çizgileri
anlatır
aşkın
şişen bir yara gibi gelişip
içimizden iki yolcu gibi gideceğini.. -sf.95

ve savaşla gidiyorsun
ama ancak sen
vurulduktan sonra ve kurşun
benden ayrıldı
ve gittin
ve dağ çöktü.. -sf.95

içim büyük sabırla haşlandı
içim eyİçim bu yolculuk nereye
yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin.. -sf.102

mısır taneli çocuk avuçları
fotoğrafını çek günahların
tövbeleri yıldırımla yayınla yine de.. -sf.112

senin ölmüş elin yapışır
benim tetiğimin üzerine.. -sf.116

benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım
üstüme beni koy bir de
gözle dayanabilecek miyim
yoksa hemen bir kez daha bütünle bende beni..-sf.120

can kamaram
yalnız göğsüm değil
hayat var kaçıp bıraktığım zamanlarda da
ölmek koşup varmak mıdır oralara.. -sf.127


11 Mayıs 2014 Pazar

Sadece Sen

Geçenlerde yine dersi ektiğim günlerden birinde sinemaya gideyim dedim. Bu aralar güzel film kıtlığı var. Adam gibi bir film giremedi şu vizyona.
Bu filmle ilgili sinemaseverler ikiye ayrılmış durumda.
Bir kısım film çok güzeldi, çok ağladık grubunda, diğer kısım ise Benim Dünyam, Evim Sensin filmlerinde olduğu gibi ondan çakma bundan çakma, yok efendim taklitmiş, Only You filmi daha iyiymiş vs diyen grupta.
Peki ben hangisiyim?

Ben Only You filmini izlemedim. Şimdi bu yazıyı yazmadan bir bakayım kim oynuyormuş diye dedim kiiii.. Eyvahlar olsun! So Ji Sub oynuyormuş! Tam tahmin ettiğim gibi. :)
İbrahim Çelikkol'un filmdeki rolüyle Ali'nin o hareketlerini tavırlarını izlerken hafiften So Ji Sub'ın I'm Sorry, I Love You dizisindeki hallerini görmedim değil hani. Sırf bu sebeple çakma diyen gruba dahil olabilirim. :P
Şaka şaka.
Peki çok güzeldi, çok ağladık grubunda mıydım? Maalesef filmde gram ağlamadım.
Sebep: Belçim Bilgin Erdoğan'ın oyunculuğu bana aşırı yapmacık geliyor çünkü.
(Ama bir Beren Saat'e bakın, o beni her türlü etkiliyor. Oysa yüzünü görmekten bıkmıştım bir ara.)
Anlayacağınız o duyguyu bir türlü geçiremedi bana. Mesela Aşk Tesadüfleri Sever filminde de aynı şey olmuştu. O filmi bana Belçim dışındaki bütün oyuncular izlettirdi, bir tek Belçim yapmacık gelmişti. Aşk Tesadüfleri Sever filminde salya sümük ağladığımı da bilirim hani. Ama bunun tek sebebi elbette kiii Mehmet Günsür'dü. İçimin bildiğini dışımdan saklayacak değilim. :P
Neyse, film hakkında bilgi verecek olursam:
Film, eski bir boksör olan Ali ile gözleri görmeyen Hazal'ın birbirlerine aşık olmasıyla gelişen olayları anlatıyor. Tanıştıktan bir süre sonra birbirlerine aşık olan bu iki genç, Hazal'ın gözlerinin nasıl kör olduğunu anlatmasıyla (ki beni etkileyen iki sahneden biri buydu) olaylar farklı bir boyuta geçer. Ali'nin vicdanıyla hesaplaşması, aşkı uğruna hayatını tehlikeye atması, Hazal'ın dünyadan bir haber yaşaması vs.
Eğer So Ji Sub'ın oyunculuğu ile izleseydim eminim hüngür ağlayabilirdim ama Türk versiyonu bana o duyguyu veremedi.
Yalnız filmde iki adet şarkı vardı ki.. İşte o iki şarkı filmi benim açımdan kurtaran tek şeydi.
Birincisi,  Majeste - Aşk Dediğin
İkincisi ise bir Ferda Anıl Yarkın şarkısı olan ama Şebnem Keskin yorumuyla başka bir boyut kazanan Sonuna Kadar şarkısı.
İkisi de tek kelimeyle harikaydı.
Not: Geçenlerde Güven'in bloğuna uğrayıp, film yorumunu okuduktan sonra meraktan filmi izleyince internetimin kotası ayın ortasında bitti. Şimdi kağnı hızıyla (kağnı bile daha hızlıdır bence) bir şeyler karalamaya çalıştığım blogumda internet yüzünden şarkı linklerini ekleyemiyorum. Size zahmet Google amcaya sorun şarkıları, o size yolu gösterecektir. Ah Güven ahh! :)

Virginia Woolf - Mrs. Dalloway

"Yürekle kıyaslayınca, beynin ne önemi var ki?"
 
 
Kitap Kardeşliği'nin Mayıs ayı kitabı olan Mrs. Dalloway benim ilk Virginia Woolf kitabım. İnternette kitap hakkında çok olumlu şeyler okumama rağmen, Kitap Kardeşliği grubunun büyük bir kısmı kitabı olumsuz eleştirmiş. Kitabın bu şekilde eleştiri yağmuruna tutulmasındaki büyük pay ise hiç kuşkusuz, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış olması. Aslında benim bu teknikten Mrs. Dalloway'e kadar haberim bile yoktu. Ve bu yapıda, bu benzerlikte o kadar çok kitap okudum ki, bu kitap o nedenle beni çok da zorlamadı. Hatta beni çok etkileyen (belki ruhsal durumumla ilgili de olabilir. hem ben severim böyle psikolojisi bozuk kitapları) paragraflar vardı ki..
 
Nedense okurken Virginia Woolf'un kendi hissiyatını, o anki ruhsal halini anlattığını hissettim. Özellikle de yazarın intihar ederek öldüğünü düşünürsek şu paragraf bu tezimi destekler nitelikteydi:
 
"Ölüm, bir meydan okuyuştu. Ölüm, iletişim kurma çabasıydı, insanlar, nedense kendilerinden kaçan öze ulaşmanın olanaksızlığını hissediyorlardı; Yakınlık uzağa düşüyordu; daha az kendinden geçiyordu insan, yalnız kalıyordu. Ölüm bir kucaklaşmaydı.
 
Ama şu intihar eden genç adam - hazinesini elinde tutarak mı atlamıştı aşağı? -Eğer şimdi ölecek olsaydım, en büyük mutluluğu yaşardım,- demişti Clarissa bir keresinde kendi kendine, beyazlar içinde aşağı inerken."
 
Bu kısım okuyanlar için:
 
Mesela Septimus karakteri çok ilgi çekiciydi. Onu intihara sürükleyen şeyi anlamak, onu özümsemek aslında o kadar da zor değildi. Savaştan çıkmış bir adamın psikolojisini düşünebiliyor musunuz? Bunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. 2003 yılında Amerikan'ın Irak'a girmesiyle başlayan savaştaki Amerikan askerlerini hatırlayın. Savaştan evlerine döndüklerinde intihar eden askerler olmuştu. Basın/medya grupları bunu her ne kadar ifşa etmese de internette bu bilgiler bir süre yer almıştı. Bu sebeple Septimus kitapta beni etkileyen karakterlerden biriydi.
 
Aşık olduğu kadın onu terkettiği için ülkesini terkeden Peter'in yıllar sonra geri döndüğünde görmek istediği ilk kişinin yine o kadın olması da aslında ne yaparsanız yapın gerçek aşkın asla yitip gidemeyeceğinin bir göstergesiydi.
 
Peki Clarissa mutlu muydu? Hayır. O sadece alışılmış hayatını yaşıyordu. Hayatının aşkını unutamamıştı. Ama öyle ya da böyle sürüp giden bir evliliği ve bir kızı vardı. Görünmeyen zincirlerle o hayata tutsaktı.
 
Çok ilginçtir, ben kitabın sonunda Mrs. Dalloway'in intihar edeceğini düşünmüştüm. Çünkü Mrs. Dalloway bir süre ortadan kayboluyor. Septimus'un intiharını öğrendikten sonraki düşünceleri vs derken, Clarissa da kendini bir yerlerden aşağıya atacak sanırım diye düşünmeden edemedim.
 
Ama son sahne.. O sahneyi birebir yaşadım:
 
'Ben de geleyim,' dedi Peter, ama bir an yerinden kalkmadı. Bu korku ne? Bu coşkunluk ne? diye düşündü. İçimi böyle olağanüstü bir heyecanla dolduran ne?
Clarissa, dedi.
Çünkü karşısındaydı.
~~
 
Alıntılar:
 
"O zaman bir önemi var mı diye düşündü, Bond Sokağı'na doğru ilerlerken, sonunda kaçınılmaz olarak yok olmasının bir önemi var mıydı; bütün bunlar onsuz sürecekti; buna kızıyor muydu, ölümün her şeye mutlak son vereceğine inanmak avutmuyor muydu insanı? Londra'nın sokaklarında, hayatın karmaşası içinde, bir biçimde, şurada, burada, kendisi de hayatta kalmıştı Peter de, birbirlerinde yaşamışlardı.."
 
"Dünya kırbacını kaldırmıştı; nereye indirecekti acaba?"
 
"..Bir yaz günü dalgalar da böyle toplanır, denge tutturamayıp dağılırlar. Toplanıp dağılırlar; ve bütün dünya, gitgide hareketsizleşerek, 'hepsi bu' der sanki, sahilde güneşin altında yatan bedendeki yürek bile sonunda böyle der, 'hepsi bu' der. Artık korkma, der yürek. Artık korkma, der yürek, yükünü bütün kederler için içini çeken bir denize boşaltarak ve sonra yenilenir, başlar, toplar, bırakır."
 
"Beni de götür, diye düşündü Clarissa içgüdüsel olarak, sanki Peter hemen büyük bir yolculuğa çıkacakmış gibi; ve sonra, bir an sonra, çok heyecanlı, dokunaklı bir oyunun beş perdesi oynanıp bitmiş de Clarissa da ömür boyu o oyunun içinde yaşamış ve sonra kaçıp gitmiş gibi hissetti, Peter'le yaşamıştı ve şimdi her şey sona ermişti."
 
"Güneşi gölgeleyen bulutlar gibi bir sessizlik çöker Londra'ya; ve gönüllere. Çabalar biter. Zaman, yelken direğinde çırpınır. Orada dururuz; orada kalırız. Kaskatıyızdır, insanın bedenini sadece alışkanlıkların iskeleti dik tutar. İçimizde hiçbir şey yok, dedi Peter kendi kendine; içinin oyulduğunu, bomboş kaldığını hissediyordu. Clarissa beni reddetti, diye düşündü. Orada dururken Clarissa beni reddetti diye düşündü."
 
"..trendeki kompartımanda uyurken başı durmadan omzunuza düşen biri gibi sürekli geliyordu aklına; bu aşık olmak değildi,.."
 
"İnsanların onuru vardır; yalnızlıkları; karı koca arasında bile bir uçurum bulunur; ve insan buna saygı duymalıdır; diye düşündü Clarissa, Richard2ın kapıyı açmasını seyrederken; çünkü insan özgürlüğünü ya da özyargısını yitirmeden kendiliğinden vazgeçemez ondan, ya da arzusu dışında kocasının elinden alamaz- ne de olsa paha biçilmez bir şeydir onur."
 
"Çünkü söylemeye değer tek şeyin insanın hissettikleri olduğunu hissediyordu."
 
~
 
Hissettiklerinizi çok geç olmadan söyleyebilmeniz dileğiyle.. :)
 
 

Murathan Mungan - Bir Garip Orhan Veli

"İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah."
 
 
Daha önce Murathan Mungan okuyanınız var mı?
Ben okumamıştım, bu kitabı da kitapçıda rafları karıştırırken tesadüfen gördüm.
Şöyle ki, raftan başka bir kitabı almak istedim. Bu kitap da onun hemen önündeydi.
Alıp bir iki sayfasına bakayım dedim. Alelade sayfaları çevirdim ve ilk gördüğüm şey şuydu:
 
"Ben Orhan Veli, 1914'te doğdum. Bir yaşında kurbağadan korktum, iki yaşında gurbete çıktım, yedisinde mektebe başladım; dokuz yaşında okumaya, on yaşında yazmaya merak saldım. On üçte Oktay Rıfat'ı, on altıda Melih Cevdet'i tanıdım. On yedi yaşında bara gittim, on sekizde rakıya başladım. On dokuzundan sonra avarelik devrim başlar. Yirmi yaşından sonra da para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim. Yirmi beşte başımdan bir otomobil kazası geçti. Çok aşık oldum, hiç evlenmedim. Ben Orhan Veli."
 
Aslında Orhan Veli bir tiyatro sahnesindeydi. Ve kendimi tutamayıp kitabı okumaya devam ettim.
(Bu arada hala kitapçıdayım. Kitabı satın almış değilim.)
 
"Ben Orhan Veli,
Yazık oldu Süleyman Efendiye
Mısra-ı meşhurunun mübdii..
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela adamım, yani
Sirk hayvanı filan değilim
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
 
Bir evde otururum,
Bir işte çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevazıyım,
Ne de Celal Bayar'ın
Ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim.
Puf böreğine hele
Biterim.
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
 
Oktay Rıfat'la Melih Cevdet'tir
En yakın arkadaşlarım.
Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım.
Meşgul olmadığım 'ehemmiyetsiz'
Sadece üdeba arasındadır.
 
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Ama ne lüzum var hepsini sıralamaya?
Onlar da bunlara benzer."
 
diye sürüp gider kitap ve ben utanır aynı kitaptan iki tane alır (biri arkadaşım için) kasaya yol alırım.
 
65 sayfalık bu kitaptaki oyunda Orhan Veli'nin 99 adet şiirine yer verilmiş. Kitabın sonunda bu bilgiyi okuduğumda çok şaşırdım. (Evet, kitap bitene kadar kitap hakkında hiçbir bilgi okumadım.)
Kitapçıdan çıkıp eve gidene kadar kitabın yarısı bitmişti zaten.
 
Demem o ki, okuduğum ilk Murathan Mungan kitabıydı, son olmayacağı da kesin.
Ve Orhan Veli, memleket gibi adammışsın..

8 Mayıs 2014 Perşembe

Sibel Eraslan - Aişe (r.a)

"Hangi yolcu uyandığında gözlerini ağacının altında açmak istemez ki?
Hangi yolcu, ağacının gölgesini paylaşırken dışarıda kalmaktan korkmaz ki.."
 
 
"Ben, O'ndan her öğrendiği kalbine nakşedilmiş ve aklına nakşedilmiş bir kimseyim..
Nakkaşımdır O benim..
Kalbimi O yazmıştır benim..
Ve Kalp..
Vücudun padişahıdır kalp. Nasıl ki hükümdar adalet ve iyilik ehliyse, emrindekiler ve avam da iyilik üzeredir diye umulur. Kalp de işte böyledir. O bozuk olunca diğeri de ona tabi olur. Vücudunuzda ve ruhunuzdadır kalbin etkileri. Hareketlidir. İş ve dava, onun hareketlerinin istikametini Allah'ın rızasına yöneltmektir. Bir şeyle uğraşacaksa insan, bu, kalbi düzeltmekle olmalıdır."
 
~
Bu kitap hakkında çok fazla yorum yapmayacağım aslında. Okuduğum 4. Sibel Eraslan kitabı olmalı yanlış hatırlamıyorsam. Ve içlerinde en çok ağladığım (bildiğiniz salya sümük, hıçkıra hıçkıra ağladım) kitap da hiç şüphesiz bu kitaptır sanırım. Kitap her ne kadar Peygamber Efendimizin Hz Hatice'den sonraki en gözde eşinin adını taşısa da, aslında onun dilinden yazılmış Peygamber Efendimizin yaşadıklarını anlatan bir kitap, roman. Aişe'nin Peygamber Efendimize duyduğu o duru aşk... Ve Efendimizin o güzel huyları.. Ağlamadığım tek bir satırı yok kitabın. Gözyaşlarımı satır aralarına bıraka bıraka bitirdim kitabı. Alıntılarım çok aslında ama.. Sonra kitabı yazmışsın demeyin diye, bana göre özel olduğunu düşündüğüm bir kaç kısmı paylaşmak istedim. Okuyup okumamak size kalmış.
~
 
Aişe'ye babası Ebubekir karanlığın türlerini anlatır..
 
"Karanlık 5 türlüdür Aişecik.." derdi babam.
* Dünyayı aşırı severek bağlanırsan, onun derdi karanlık geceler misalidir. Kulluk bilincine sarılman, yani takvan, bu karanlığa yakılmış kandilin olsun sevgili kızım.
*Günah işlemek de karanlıktır, karanlığı getirir ey Hümeyra. Tevbe ederek kandilini yakarsın da günahın zulmetinden kurtulursun kızcağızım.
* Kabir de karanlıktır Aişe, hazırlanmak gerek. La ilahe illallah Muhammeden Resulallah demek, bil ki kabrin aydınlığıdır, kandilidir ey evlat.
* Ahiret de bilinmezliğin karanlık meçhulündendir. Lakin güzel amel ile aydınlatırsın onun yolunu.
* Ve Sırat köprüsü.. Aişe, bil ki karanlıktır.. Ve ancak şüphe götürmeyen bir iman ile aydınlanır onun yolu."
 
Cilt hastalığı yüzünden insanlardan kaçıp çöle sığınan Zahir'i anlatırken..
 
"Bir insanın, çevresini tedirgin etmemek adına çöle kaçması, onun uzleti olduğu kadar, toplumun da gerçek yüzüyle ilgili zorlu bir sorudur. Sahabi Zahir gibi, gözlerimizin acımasız elemesi yüzünden görünmez kıldıklarımızı, görünmezliğe mahkum ettiklerimizi düşündükçe, Allah Resulünün ona olan ilgisini daha çok önemsiyorum.
Ahir zamanda Zahir gibilerden olmak, daha da zorlaşacaktır eminim. İnsanlar, ellerindeki nimetler arttıkça daha çok huysuzlanır oluyor çünkü. Belki ilerde kaçacak bir çöl bile bulamayacaklar insanlar."
 
Ve son olarak, okuduktan sonra kitabı bir kenara koyup bir saat boyunca ağladığım şu kısım..
(Şimdi yazarken bile ağlıyorsam.. Halim nicedir..)
 
 
'Bir gün gelecek, Allah'ın anlattığı bu dinin girmediği ev kalmayacak dünyada.' derdi Allah Resulü.
'Ben, ahir zamanda dünyaya gelecek ve beni görmediği halde bana ve anlattığım dine inanacak kardeşlerimi çok severim.' derdi.
 
Bir gün çok düşünceli bir halde uzaklara dalmıştı. Onun uzaklara dalışı, uzaklarda ne gördüğü, bizleri her zaman meraklandırmıştır. Sormuşlardı arkadaşları:
- Ya Resulallah bir derdiniz mi var?
- Ben dostlarımı özlüyorum ve onlara kavuşmayı canı gönülden arzuluyorum.
- Bizler senin dostların değil miyiz?
- Evet, sizler benim ashabımsınız. Ama beni görmeden bana inanan ve beni seven ahir zaman ümmetlerim var, onlara kavuşmayı çok arzuluyorum.
 
'Sizce iman bakımından en güçlü olanlar kimlerdir?' diye sormuştu ashabına.
- Meleklerdir ya Resulallah.'
- Melekler zaten Allah'a ibadet için yaratılmışlardır.
- Peygamberlerdir ya Resulallah.'
- Peygamberlere vahiy Allah'tandır.
- Ashabındır öyleyse.
- Sizler de Peygamberlerinizle görüşüp konuşanlarsınız.
- İmanı güçlü olanlar kimlerdir öyleyse ya Resulallah?
- Beni görmeden ve tanımadan inanan ve seven ahir zaman ümmetimdir."
 
~
Rabbim bizlere ahirette Peygamber Efendimizin safında yer alacak o sevgili kullarından olmayı nasip etsin inşallah.
Kalplerini düzeltebilenlerden olmak temennisiyle..
Kalın sağlıcakla..
 
 

7 Mayıs 2014 Çarşamba

İtinayla saçmalanır! :)

Bir kaç gündür bloguma bir yazasım var bir yazasım, sormayın gitsin!
Takip ettiğim bloglara sesleniyorum: OKU OKU BİTMİYORSUNUZ!
Sizin yazılarınızı okumaktan kendi bloguma yazmaya fırsat bulamıyorum.
Ne zaman bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına geçsem, hiçbir şey yazamadan saat gece yarısını buluyor ve ben bilgisayarı bir kelime dahi yazamadan kapatmak zorunda kalıyorum.
Örnek; önceki akşam bloguma kitap yorumu yazmak için bilgisayarı açtım. Sonra kim ne yazmış diye bakarken Güven'in şu yazısını da okuyup öyle yazarım dedim. 
Ve sonuç: filmi izleyip bilgisayarı hiçbir şey yazmadan kapattım. 
Tehlikenin farkında mısınız?
Geçenlerde bana "Dost, son zamanlarda pek yazmıyorsun.." diyen sevgili dostum Eyüphan'a da burda cevabı vermiş olayım. 
"Okumaktan yazmaya sıra gelmiyor Dost!" 

*

Malumunuz bir reklam şirketinde muhasebeciyim. 
(Bu mesleği seçtiğim güne 'naleet' olsun! :') )
Yaklaşık 6 aydır bir firmadan tahsilat alamıyorum. 6 ay!! Dile kolay..
Sürekli bir mail trafiği, şu gün ödeyeceğim, bugün ödeyeceğim, muhasebeye talimat verdim vs. 
Sallıyor yani, farkındayım. 
Bu tarz firmalarda son çare reklamı veren pazarlamacıları sms ile taciz etmeye başlıyorum.
(Dikkat: Burda tahsilat tiyosu verdim.Yazın bir kenara ilerde lazım olabilir. :P)
Neyse, bugün son çare olarak da bu firmadaki ilgili kişiye gayet terbiyeli bir mesaj attım.
"Borcunu öde yoksa adamlarımı yolluyorum! ...kollasan iyi edersin!" :P değil tabi ki.
Ben öyle şeyler yapmam. Hanım hanımcık kızım ben.
Neyse, göndermiş olduğum gayet terbiyeli mesajımın ardından cevap olarak bir mesaj aldım.
"Elif Hanım, şimdi de mesajla mı taciz etmeye başladınız..." bla bla bla
Olduk mu size tecavüzcü Coşkun'un muhasebeci kız versiyonu!?
Ben de sinirler gerilir, reklam müdürümüzde sinirler tavan yapar derken, beni aldı mı bir gülme. 
Sinirler laçka oldu diyorum da kimse inanmıyor. 
Reklam müdüründen aldığım destek ve gazla cevap gediğine oturtuldu. 
Sonuç ne oldu derseniz? 
Onu da cuma günü öğreneceğiz. :D

*

Şirkette kullandığımız telefonların operatörlerini değiştirelim dedik. 
Sonuçta tasarrufla kalkınıyor bu şirketler. 
Günlerce görüşmeler, toplantılar derken sonunda birinde karar kıldık.
O taahhüt evraklarına imzayı attığımız güne 'naalet' olsun!
Müşteri memnuniyeti sıfır!
Yapılan işlemler sürekli hatalı!
Bir hafta olmadı daha beni çileden çıkardılar ve hala sorunları çözebilmiş değiliz.
Bir de bizimle ilgilenen adam bize trip atıyor. 
Bir görseniz. 
Çok güldüm çok. Bundan patronumun rolü büyük. 
(Bu kadar gülmenin sonunda, bir ağlama nöbetim olacak gibi (belki yarın belki yarından da yakın cuma) ama hadi hayırlısı)
Turkcell'in gözünü seveyim. 
İyi ki, kendi şahsi hattımı vakti zamanında Turkcell'den almışım. 
Evet pahalı ama en azından bir şey olduğunda icabına kolaylıkla bakabiliyorum.
Şimdi reklamın iyisi kötüsü olmaz diyorlar. 
İyisinin reklamını ben yaptım, kötüsünü siz anlayın. 
Operatörün adını yazmak istemiyorum, çünkü o etiketle sayfama gelinsin istemiyorum.
Ne alaka diyeceksiniz, manyak mısın da diyebilirsiniz tabi.
Ben de size evet manyağın tekiyim diyebilirim.
No problem! :D

*

Şirkette yaprak dökümü var.
Hep diyorum kendime, çalıştığın iş yerinde kimseyle gönül bağı kurma Elif diye.
Ama söz dinleyen kim?
Anlaştığım, beni anladığını düşündüğüm, onu anladığımı düşündüğüm,
Benim gibi olduğuna inandığım, sevgili arkadaşım Ayşegül gidiyor..
Ayşegül;
Şimdi karnım acıktığında, canım tatlı bir şeyler çektiğinde kimin masasını karıştıracağım?
Kuryede sıkıntı çıktığında, fuarlar için aradıklarında, başıma bela açtığımda bana kim yardım edecek?
Üst katın kapısını kime açtıracağım? 
Kiminle gülme krizine gireceğim?
İiiviit! Cevap ver!
Ayşegül mahvettin beni! 
O kadar kişinin çıkışını yaptım ama en zoru seninki olacak bil bunu!
Eğer işten ayrıldıktan sonra bağlarımızı koparırsan, ağzını burnunu kırarım senin!
Nokta.

*

Şimdi gelelim bu yazıya başlamadan önce yazmayı düşündüğüm yazıya..
Yani Kamera Arkası'na. :D
Önce Nabrut yazmıştı, sonra Damla yazmış, ben yazmasaydım eksik kalırdım. Olmazdı. :P

Gözlere Dikkat: Görüntü Kirliliği! :D 



Şu an kulaklığımda çalan şarkı; Bruno Mars - The Lazy Song
Psikolojimin dibine vurmuş durumdayım! :D

Normalde bir Başak burcu olarak aslında hiç böyle dağınık değilimdir. :P 
Ama bu aralar saldım kendimi, bu yüzden sürekli annemden azar işitiyorum.
Ama ne yapabilirim. Bu hafta sonu Ales var, 2 ay sonra da Kpss.
Ortalıkta testler, ders notları, okuduğum ve yorum yazmam gereken kitaplar derken..
Masanın üstündekiler yalnızca, ertesi gün eve çocuk gelecekse yok oluyor Sonra itinayla aynı dağınıklığına geri dönüyor.
Başka türlü kim dokunursa kıyamet kopuyor.
Çünkü son zamanlarda dağınıklığım benim düzenim halime geldi.
Aradığımı, nerde kaldığımı ancak öyle bulabiliyorum. 
Kafa bi' milyon!

Merak edenler için, bilgisayarı çok nadir bu şekilde masa başında kullanıyorum.
Genelde yatağımda daha rahat olduğum için, orda takılıyorum.
(zaten 10 saat sandalyede oturuyoruz, rahat yer görmesi lazım. anladınız siz onu) :D
Bilgisayarımın masaüstü fotosu 1 ocak 2012 tarihli bir foto. 
Geleneksel, yılın ilk günü buluşmasından. :)
2014'teki buluşmaya katılamasam da 2015'ten umutluyum.
Bu da onları ne kadar özlediğimin..

Gözlüklerimi şirkette unutmuşum.
Eski gözlüklerin de bir işe yaradığı yok.
Gidiyorum ben.
Blog okumaktan fırsat kalırsa, okuduğum kitaplar ve izlediğim filmlerin de yorumunu yazarım bir ara.
Kalın sağlıcakla.