27 Kasım 2014 Perşembe

Kaktüs And Teksas

-I-

Size,
bu odanın alacakaranlığından,
okyanusundan, beni boğan dalgalarından,
tenimde kalan tuzdan ve
yastıklarda kuruyan gözyaşımdan
hiç bahsetmedim.
Size,
Nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
(garip, tuhaf aslında)
beyaz bembeyaz tabiatımla
"iyiyim" diyorum.
Yani aslında korkuyorum
bütün bunlar kıyamet
bütün bunlar cinnet
bütün bunlar cinayet demeye,
bir daha düzeltilemeyecek sözler
söylemeye korkuyorum.

Telefonla birlikte ışığı da kapatıp
bol şanslar deyişiniz, şanslar deyişiniz, deyişiniz
çınlarken içimde,
bunun beni ne kadar kırdığından
hiç bahsetmedim.
Bahsetmediğim çok şey var daha
yaz çiçekleri, cam çiçekleri ölüyor
akşamın altını gümüşe dönüyor
bunlar da önemli elbette
en az,
bana ihaneti öğrettiğiniz
bana kanatlarımı bıraktırdığınız kadar.


-II-

Odadaki ışığı,
tenimdeki tuzu kırdım
yastıklarda kuruyan gözyaşını,
ufku
terk ettim.
Söz kirlendi,
kendi uzayımda kendime
garsonluk etmekteyim.

-III-

Sizinle yaşadığım her şey kıyamet,
Sizinle yaşadığım her şey cinnet,
Sizinle yaşadığım her şey cinayetti.
Ruh kirlendi,
kalbimin kenarında atını durduranlar için
akrep beslemekteyim.

~
Birhan Keskin


24 Kasım 2014 Pazartesi

Öğretmenim, Canım Benim!

Sevgili Nabrut'un şu yazısını okuyunca bir de ben yazmak istedim. Çünkü ne zaman etrafımda öğretmen problemlerini dinlesem aklıma kendi ilkokul öğretmenim gelir. Kendisi türüne az rastlanır öğretmenlerdendir şüphesiz. Neden mi? Açıklayayım:

Bir keresinde hiç unutmuyorum öğretmenler gününde hediye alınacak diye sınıf annemiz herkesten para toplamıştı. (Hemen araya şunu not düşeyim; sınıfımızda çok ama çook fakir öğrenciler vardı. Ve sınıf annemiz hediye için para toplamıştı!) Yanlış hatırlamıyorsam gidip altın alındı. Öğretmenler gününde öğretmenimize hediye verildiğinde, öğretmenimiz çok kızmıştı. Aldıkları altını bozdurup, paralarını geri iade etmelerini rica etmişti. Ve evet, herkes parasını geri aldı. 

Benim canım öğretmenim, çocuklardan okul aidatı istiyorlar diye yönetimle karşı karşıya gelmişti. Ve öğrencilerinin hiçbiri o 5 yıl bitene kadar okula hiç para vermedi. Bizden sonra da öğrencisi olmadı.

Sınıfımızda adımlarını yamuk atan bir öğrenci vardı. Bilirsiniz, içe doğru adım atarlar hani düzgün yürümezler. Sırf onun için öğretmenimiz bizi arkasında sıraya dizer ve adımlarını takip etmemizi isteyerek bizi düzgün adım atmamız için arkasından yürütürdü. 

Sınıftaki bütün öğrencileri ailelerine kadar tek tek tanırdı. Hepimizin hangi konuda yetenekli olduğunu ve zayıf noktalarımızı bilirdi. Mesela benim resim çizmeye merakım ve yeteneğim olduğunu biliyordu ve benim bu konuda kendimi ilerletmem için ailemle konuşmuştu. Beni bir kursa göndermeleri için ailemi ikna etmeye çalışmış ama maalesef başarılı olamamıştı. 

Öğrencilerinin sıkıntılarıyla birebir ilgilenirdi. Öğrencileri birbirlerinden özenmesin diye beslenmelerde aynı şeyi görmek isterdi ve bunun için velileri şartlardı. Biri es kaza simit mi aldı, kendi cebinden çıkartır parasını diğer öğrencilere de alırdı. Sırf canı çekmiştir diye.

Kitap okuma alışkanlığı kazanmamız için dersin bir bölümünü okuma saati olarak ayırıyordu. Şimdilerde instagramda vs görüyorum okuma saati çalışmalarını. Biz okula giderken çok nadir görülen şeylerdi bunlar. Bu konuda şanslıydım.

Kötü yanı yok muydu? Elbette vardı. 

Sinirlenince çok korkardık ondan mesela. Bir keresinde öğrencilerden birinin yüzüne tokatmış, 5 parmağının izini çıkarmıştı. (Ama o da öğretmeni çileden çıkarmıştı.) Tabi öğretmenimiz sonra çok üzülmüştü. Ödevini yapmayan öğrencilerin parmak uçlarına cetvelle vururdu. Tek ayak üstünde bekletirdi. Yanlış yapana ceza uygulardı kısacası.  

Pis öğrencilere çok kızardı. Çünkü ona göre önlüğünüz ne kadar eski olursa olsun, çok fakir olabilirsiniz, yenisini almaya gücünüz yetmeyebilir ama bu temiz olmanızı engellemezdi. Haklıydı. 

Benim öğretmenim Atatürkçüydü, idealisti. Kendi doğruları vardı ama sizin fikirlerinizi de önemsiyordu. Çocuk olasınız bile. 
Vicdan ve sorumluluk sahibiydi. Ve bize öğretmenlikle birlikte annelik yapmıştı. 
Öğretmenler gününün kutlanmasını en çok hak eden öğretmenlerden biriydi.

Ama ne yaparsa yapsın, bana matematiği sevdirememişti. :P 
O da ayrı bir konu. :)

Gerçekten öğretmen olduğunu düşünen hisseden bütün öğretmenlerin Öğretmenler Günü kutlu olsun. :)

17 Kasım 2014 Pazartesi

Nazan Bekiroğlu - İsimle Ateş Arasında

"Seni seviyorum demek; ruhun ve bedenin bütün zerreleri zikre susamışken, söylenmezse ölmek demekti. Söylemem değildi mesele, söylemezsem ölmemdi. Biri, birisine seni seviyorum dediğinde fikrimce yer ile gök titrerdi." (sf. 133)


Nazan Bekiroğlu okumanın keyif verici ve düşündürücü olmasıyla birlikte yorucu olduğunu da daha önce çok kez tekrarlamışımdır. Nazan Bekiroğlu kitaplarını yeni başlayanlar için her ne kadar İsimle Ateş Arasında kitabı önerilse de, benim kendi fikrim, bu kitap yanlış bir seçim olurdu. 

İsimle Ateş Arasında kitabı içeriğinde birden çok hikayeyi barındırsa da aslında hepsi birbirinin aynı olan hikayeler. Kitap bir tarih kitabı olmakla birlikte, Osmanlı padişahlarının ve yeniçerilerin ağızlarından okuduğumuz bir gönül hikayelerinin kitabı aynı zamanda. Yeniçerilerin padişahlarına, padişahların 'kullarım' diye tabir ettikleri vatandaşlarına ve elbetteki askerlerine yani Yeniçerilerine ve pek tabi bir erkeğin bir kadına olan gönül bağlılıkları.. 

Kitap iki bölümden oluşup üç kalemde ilerliyor. İsim bölümünde iyi hal ve aşkın mutlu zamanlarını ele alırken, Ateş bölümü hüzünlü yok oluş ve ayrılığı anlatıyor. Kalemlerden biri Yeniçerilere, biri padişahlara bir diğeri ise kendine ait olmayan Mansur isimli aşığa ait. Yeniçeri ve padişahların kalemleri o kadar içtendi ki, okuduğunuz tarih ve anlattıkları bildiğiniz tarih kalıbının çok dışında şeyler aktarıyor okuyucuya. Tarih derslerinde ihanetleriyle tanıdığınız yeniçerilere acımaya bile başlayabiliyorsunuz. Ama beni en çok etkileyen şüphesiz aşık Mansur'un kalemiydi. 

Ve kitap bir buhurcunun aşkını anlattığından olsa gerek, kokunun hatıralarımızda nasıl yer tuttuğunu da açıkça göstermiş oldu Mansur'u aracı Nazan Bekiroğlu'nun kalemi. 

Devrik cümlelerin sultanı Nazan Bekiroğlu, bu kitabı yazarken nasıl bir ruh halindeydi bilemiyorum ama beni kasvetli ve hüzünlü bir hale soktuğu aşikar. Hiç Nazan Bekiroğlu okumamış birine çok tavsiye edemem ama Daha önce başka kitaplarını okumuş ve Nazan Hanım'ın kitaplarını, tarzını sevenler için kesinlikle okumalarını öneririm. 

Altını çizdiğim o kadar çok satır var ki, hepsini yazsam kitabı yazmış olurum sanırım. Aradan seçtiğim bir kaç alıntıyla yazıya son verebilirim sanırım. 

*Niyet, sevaba götürdüğü gibi günaha da açılan kapıymış. İnsan ikisinin arasında hem malûm hem meçhulmüş. (sf.23)

*Bütün ruhların bir araya toplandığı ezel meclisinde onun ismi benim kulağıma fısıldanmış olmalıydı. (sf.26)

*Bir kez kokunun taşıdığı hatıra içinde uyananın bir daha onu unutmasının imkanı ve ihtimali yoktu. (sf.85)

*Beni yoksul bırakacak kadar zengindi. Bana köle olamayacak kadar kendisine efendi. (sf.136)

*Kıymetler sıralamasında 'ben' daima 'sen'den daha önceydi. Ve bilmemek çoğu zaman hesapların en işe geliriydi. (sf.150)

*Alnımın çizgilerinin yitirmekten başka bir yazı yazmadığını okuduğumda merak ettim acının mahiyetini. (sf.180)

*Belki aşk hiç suçlamamanın adıydı. Bunu da ben başaramadım. Çünkü ben, azgın denizlerin dalgalarına kapılan toprak parçaları gibi aklın istilasına uğramıştım. (sf.187)

*Kalplerin taşıyıcılığı başka başkaydı. Taşınabilenden fazlasını vermese de Rab, bazen verilen, taşıyıcısını ezip geçiyordu...Hayatla ölüm tartılınca ölüm, bugünle yarın tartılınca yarın ağır geliyordu. (sf.254)


5 Kasım 2014 Çarşamba

Counting Stars #cover

Bazı şarkıların coverları kulağa daha hoş geliyor nedense.. 

https://www.youtube.com/watch?v=vbYB4rddM-8



4 Kasım 2014 Salı

Orda, bir köy var uzakta..

Geçen yıl Ordu Ünye'nin bir beldesine öğretmen olarak atanan canım arkadaşım Afazi'me yaptığım bir haftalık ziyaretimden bahsetmek istedim size.. Oradayken gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarımı sayfalar dolusu yazabilirim aslında ama.. Ama ben birazcığını anlatıp gideceğim.. 

Öncelikle yolculuktan bahsedeyim. Ailemle birlikte gittiğim Samsun'dan geçtim Ordu'ya. Samsun'dan Ordu Ünye otobüsle yaklaşık 2 saatlik bir yol. İstanbul Avrupa yakasından Pendik'e gitmek gibi bir şey. Saat başı otobüsler gidiyor. İeet'nin 500T ya da 500ES otobüslerine bindiğinizi düşünün ve yolculuğu hayal edin.. 

Ünye Belediyesi'nin önünde arkadaşım beni saat 11.00 gibi karşıladı. Yolculuk burada bitiyor diye düşünebilirsiniz ama yanılıyorsunuz. Tıpkı benim yanıldığım gibi. Ünye'den köye 2 saatlik bir yolculuk daha bekliyordu bizi.. Onun için de saat 14.00'a kadar beklememiz gerekiyordu. Neden mi? Köyden ilçeye tek bir araç vardı. Köyden sabah 7.00'de çıkıp ilçeye geliyor ve öğleden sonra o yolcuları 14.00 gibi ilçeden alıp köye götürüyor. Bu saatler dışında köyle ilçe arasında araç yok! Bulabilirseniz bir ihtimal taksi var. Yani, eğer es kaza o aracı kaçırırsanız sabah ilçeye inemezsiniz, hadi yakaladınız indiniz diyelim, geri dönüşte kaçırırsanız o zaman da ilçeden köye gidemezsiniz. Mutlaka gitmeniz mi gerekiyor? O zaman tam olarak 150 TL verirsiniz ve gideceğiniz yere gidersiniz. Pazar günleri ise  hiçbir yere gidemiyorsunuz, çünkü araç yok.

İlk duyduğumda inanamamıştım. Ama gidip bizzat görünce ister istemez inanıyorsunuz. Bindiğiniz araç eski model bir servis. Yolcular tıklım tıkış biniyor. Ara koridorlarda tabureler.. Ben misafirim diye beni koltuğa oturttular. Afazi hemen önümde tabureye oturunca ben şaşkın, "Gidebilecek misin öyle? Rahat mısın?" diye soruyorum. "İlk değil," diyor, "alışkınım ben." 

Gönlümün teli bire bin katan 'a h' ile sızlıyor.. Sen "İstanbul, İstanbul'um!" diye ortalığı inleten, ayrılırken gözleri buğulu, şehrini, çocuğunu ardında bırakmış gibi kahrolan Can, şimdi başka çocuklar için neleri göze alıyorsun? Nelere göğüs geriyorsun.. 

Hatırla Sevgili dizisini izleyeniniz var mıdır bilmiyorum. Orda Ahmet bir köye sürgün ediyordu kendi. Onun yaptığı yolculuk gibi bir 2 saatlik yolculuk yapıyoruz Afazimle.. Kulağımızda türkülerle.. Dağa tırmandıkça araç sis de yoğunlaşıyor. Ancak o harika ağaçlar.. Kızıla çalan turuncu, sarı ve solmuş yeşil renginde yapraklarıyla o güzel ağaçların arasında akarsu.. Tüm bu güzelliklerin yanından sarsıla sarsıla toprak yoldan usulca gidiyoruz. 
"Rabbim," diyorum içimden, "ne çok şükür ve hamd sebebi vermişsin sen bize.. Bir de görebilse bu kör gözler.." Hani Ressam Bob'un tabloları var ya, işte ondan bile daha güzel bir tablonun içinden geçiyoruz.. Fotoğraf çekmeye çalışıyorum olmuyor. Eve çıkınca çekerim diyorum. Sonunda köye vardığımızda, şöyle bir etrafıma bakıyorum. Hani nerde o ağaçlar? "İnsan elinin değdiği yerde ne güzellik bekliyorsun ki?" diyorum kendi kendime.. Allah her şeyi güzel yaratmış, ama insan onu mahvetmiş.. 

Eve varıyoruz. Akşam yemeğini yaparken elektrik kesilince Afazim duvarda asılı olan feneri yakarken gülüyor: "Burda sık sık elektrik kesintisi oluyor. Yakında sen de alışırsın." diyor. Dediği gibi de kaldığım o bir haftalık süre boyunca günde kaç kez elektrik gitti, sayısını tutamadım. Elektronik cihazların halini siz düşünün. 

Nöbetçi olduğu bir gün öğle yemeği için yanına gittim. Öğrencileri gördüm. 
"Çok fakir öğrenciler var mı?" diye sordum. "Olmaz olur mu?" dedi. Dışardan yardımlar geliyormuş. Hatta gittiğim gün öğrenciler için mont gelmiş. Diyor ki; "Çok iyi çok güzel yardımlar geliyor da.. Bunlar ergenlik çağındaki çocuklar, hepsine aynı montu giydiremezsin ki. Düşünsene, yan yana geliyorlar hepsinde aynı mont, utanıp sıkılıyorlar. O yaştaki çocuktan bunu anlamasını bekleyemezsin." Haklı.. Susuyorum. 

Öğrencilerinden konuşuyoruz biraz. 
"Uzak yerden gelen öğrenciler var mı?" diye soruyorum. 
"Olmaz olur mu?" diyor. "Servis topluyor hepsini getiriyor. Bazı köylere servis girmiyor bu yüzden bir saatlik yol yürüyen öğrenciler var." 
"Peki dersleri iyi mi? O kadar yol geliyorlar sonuçta." diyorum.
"Keşke iyi olsa," diyor, "Bir çoğu tarla işinden kaçmak için okula geliyor."
"İyi ama tarla işinden kaçmak için geliyorlar, bari dersleri iyi olsa da geleceklerini garanti altına alsalar ya.." diyorum, o da bana üzüntüyle: "İnşaat işçiliğinde çok para varmış, işçi olacaklarmış, öyle diyorlar." dedi. Sinirleniyorum.. "Nasıl olur ya!"..

Sabah 8.00'den akşam 17.00'ye kadar her şeyini bu çocuklara ver ve ne devlet sana kıymet versin, ne de öğrenciler bunun kıymetini bilsin.. 

Aslında üzerine konuşulacak, uzun uzun yazılacak bir mevzu ama.. Burda susuyorum.. 

Bir haftanın sonunda Samsun'a geri dönmek üzere, sabah 07.00'deki servise yetişiyorum. 
Orada kaldığım süre boyunca Afazim beni kardeşi gibi ağırladı, Allah razı olsun..
Bu bir haftalık süre boyunca, hayatımın en iyi tecrübesini yaşadım ve güzel anılar biriktirdim. Memleketimin, az çok tahmin ettiğim ama bilmediğim görmediğim başka bir yönünü gerçekte görmüş oldum. Arkadaşımın orda gördüğüm hayatı bana Çalıkuşu'nun Feride'sini anımsattı. 
Dönüş yolculuğunda sık sık bunu düşündüm.
"Ben olsam ne yapardım?" diye defalarca sordum kendime.. 
Dayanabilir miydim onun gibi? 
Kim bilir.. 


Halide Edip Adıvar - Kalp Ağrısı

"Hayat ne yavan, ne çekilmez bir ağırlık; sonra ne kadar, ne kadar uzun!" (sf.91)


Aşk kitapları okuyacağım zaman acayip bir tedirginlik yaşıyorum. Bunun en büyük sebebi, günümüzde yazılan aşk kitaplarının içinin fos oluşu sanırım. Şüphesiz ben de bir dönem aşk kitaplarına sarmış, özellikle de Epsilon Yayınevi'ne ait bir çok aşk kitabı okudum. Şimdi geri bakıp düşününce.. İçi boş kitaplar olsa da o zamanlar büyük keyif alıyordum. O yüzden pişman değilim. Ancak özellikle son bir yıldır okuduğum kitapları seçerken dikkat etmeye çalışıyorum. Zamanım öncekinden daha değerli gibi hissettiğimden midir bilmiyorum ama artık okuduğum kitap sarmamışsa yarım bırakıyorum mesela. Önceden bunu hayatta yapamazdım. Kötü de olsa mutlaka sonunu getirmek gibi bir huyum vardı. Şimdi bunun ne kadar gereksiz olduğunu düşünüyorum. Sonuçta okunacak milyonlarca kitap var ve kötü bir kitabın zamanınızı çalması durumu katlanılabilir bir şey değil. En azından benim için artık öyle.. 

Halide Edib ile ilk kez ortaokulda zamanında tanışmıştım. Ateşten Gömlek kitabını o zamanlar okuduğumu hatırlıyorum. Ama şimdi sorsanız kitap nasıldı diye gram hatırlamıyorum. Kalp Ağrısı kitabını okumaya karar vermem de tamamen tesadüfi. Güven'in instagram hesabında bir oyunun 'en sevdiğiniz aşk romanı' sorusuna cevap olarak seçimi Kalp Ağrısı'ydı. Bir erkeğin aşk romanı tavsiyesinin nasıl olacağını merak ederek kitabı okumaya karar verdim. :) 

Kitap baş kahraman Zeyno'nun babasına Kalp Ağrısı adını verdiği bir hikaye anlatmasıyla başlıyor. Elbette ki, hikaye kendi hikayesi.. Konu Zeyno, Azize, Hasan ve Saffet arasında geçiyor. Bunlara ek olarak Dora ve Muhsin Bey var. Ama en çok Zeyno, Hasan ve Azize arasındaki aşk üçgenine tanık oluyorsunuz. Zeyno, doktor Saffet'le nişanlıyken asker olan aynı zamanda Azize'nin deliler gibi sevdiği Hasan ile tanışıyor ve aralarında adını koyamadıkları bir çekimle yakınlaşıyorlar. Üstelik Zeyno ve Azize çocukluk arkadaşı.. 

Azize'nin babasıyla konuşmaları, günlüğü, mektupları ve ara ara Zeyno'nun tanık olmadığı durumların anlatımlarından oluşan kitap, su gibi akıp gitti. Sona nasıl geldiğimi anlayamadım. Kitap öyle bir ters yüz ediyor ki, sonunda "nasıl yaa!" gibi bir tepkiye neden olabiliyor. Kitabın başında nefret ettiğim karakterlere kitabın sonuna doğru sempati duymaya hatta acımaya başladım. Hele başlarda "Ben de olsam Zeyno gibi yapardım." dediğim ve çok sevdiğim karakterin akıl almaz değişimi karşısında şaşırdım. 

Kitabın finali yüzünden ölü bir yazara küfür etmiş, "hayırrr yaaa olamaz nasıl yaparsın bunu!" diyerek yattığım yerde tepinmiş olsam da.. Halide Edib bu kitapla kalbimi kazandı diyebilirim. 

Kitaptan bir kaç alıntı:

* Kalbin tırnağı olsa acıdan kendi kendine sökülecek kadar ızdırap veren bu derdin ne manası ve ne hazzı vardır. (sf.56)

* Birbirimize ruhumuzun çirkin taraflarını görecek kadar yaklaşmadan ayrılmak belki daha iyi olur. (sf.142)

* İki insan birbirini severse birbirinin hayatından bu uzak iki vapur gibi geçmelidir. Nihayetsiz bir sevinç, bir muhabbet, bir birleşme anı! Sonra bir hayal, unutulmaz bir hatıra! Halbuki adî bir ışıkta, herhangi bir zamanda bu iki vapur yan yana seyahat etseler, boyaları dökülmüş iki tahta tekne, bayağı bir kaç elektrik fenerinden başka manaları olur mu? (sf.143)

* Aşktan ölenler ne cennete ne cehenneme gidebilirler. Onlar için ebediyet olmaz, onlar cennet ve cehennemi yaşamışlar ve ruhları heyecanlarına, coşkunluklarına sarf edilmiş, bitmiş, yok olmuştur! (sf.145)

* Yirmidört saat gözlerim ölü gibi kapalı, yanaklarımdan yaşlar durmadan aktı. Artık kalbimi ağladım, aşkımı ağladım. Demek hepsi, bunlar bir avuç tuzlu sudan ibaretmiş. Gözyaşlarını eskiler niçin şişelere koyup ebediyen sevgililerinin mezarında saklarmış, anladım. (sf.155)

* Bazen alay, bazen acıma, Fakat çok zaman zulümle titreyen ateş dudakların şimdi tek bir manası vardı. O kendisi terk etse bile kalbiyle unutamayan müstesna kadınların ebedi olarak bükülen dudaklarındaki şifa bulmayan acılardı. (sf.172)

* ..kalbini açmışlar, ellerini arkasına bağlamışlar, ... durmadan kör bir bıçağı, seven kalbine batırıp çıkarıyorlardı. (sf.174)