28 Ocak 2016 Perşembe

Tom Robbins - Parfümün Dansı

"Aşkın en yüce işlevi, sevilen insanı özgün ve yeri doldurulamaz biri yapmasıdır. Aşkla mantığın farkı da şudur: Aşkın gözünde bir kurbağa pekala prens olabilir. Oysa mantıkçının analizinde, aşığın önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki bu girişim nice tutkunun parıltısını köreltmeye yeter. Mantık aşkı sınırlar. Descartes'ın hiç evlenmemesinin nedeni de buydu belki de." sf.147


"Açgözlüler er geç kârlarını kaybederler. Kâr etmek şerefli, saygın, sağlıklı bir şeydir. Açgözlülük ise alçaltıcı, sapık bir nimettir." sf.140

2016 yılına kitap konusunda güzel giriş yapamamıştım. Elime aldığım ilk iki kitap benim için hayalkırıklığı olmuştu. Damla'nın önce özelden sonra kamuya açık olarak her yerde "Okuyun bu kitabı!" diye yaptığı ulusa seslenişini dikkate alıp, ben de Parfümün Dansı'nı okumaya karar verdim. Ve kesinlikle verdiğim en iyi karar oldu. 

Kitap bir roman olmasına rağmen, bence roman adı altında bir felsefe kitabıydı. Ama öyle bir felsefe ki, insanı sıkmayan fantastik kurgusu, yazarın ince espri anlayışı ve sivri zekası (bu kesinlikle hakaret olarak algılanmasın aksine hayranlık) ile kurduğu akıcı cümleler, araya sıkıştırdığı yorumlar.. Yazar ölüm ve yaşam felsefesini fantastik roman adı altında okuyucuya sunmuş ve bombayı patlatmış. 

Kitabın konusu; Alobar ve Kudra'nın ölümsüzlüğü bulma macerasını anlatıyor. Tabi onların bu yolculuğu sırasında, şimdiki zamanda da bir parfümün buluşu anlatılıyor. Kitapla birlikte hayatımdan Kudra gibi bir kadının geçtiğini bilmek beni mutlu ediyor. Ve tabi, Alobar'ı da es geçemem. Birbirlerine sadık olmaları, inanmaları çok başkaydı. 

Özellikle kitabın sonunda beni ağlatan kısımlar.. Ben kitabı çok sevdim. Bence herkes okumalı. 

Kitapta çok fazla cümlenin altını çizdim ve üşenmeyip onları da blogda yazıp paylaşmaya karar verdim. Burda dursun istedim. 

Onlara ulaşmak için:


Damla'nın bu kitap hakkındaki yorumunun videosunu izlemek isterseniz: Parfümün Dansı

Parfümün Dansı / Alıntılar 2

* Bilgeliği ellerinde tutanlar, onu her gelen serseme öylece sunamazlar. İnsanın onu alabilmek için hazırlanmış olması gerekir. Yoksa ona yararından çok zararı dokunur. Ayrıca, bilgeliğin o duru sularında yalpa vuran bir sersem suyu bulandırınca, herkese de zararı dokunur. Demek ki, bilgiyi arayan insan önce sınanmalı, buna layık olup olmadığı anlaşılmalıdır. İşte bunlardan öğrendiğime göre, öğretmenin kaba davranması o sınavın evrelerinden birincisi oluyor. sf.107

* Eğer dünyanın gündüz kadar geceye de ihtiyacı varsa, ruhun da aydınlığı dengelemek için karanlığa ihtiyacı olması gerekmez miydi? sf.114

* Yanlışın şimdiye kadar düzeltilmemiş olması, kimsenin açık açık şikayet etmemiş olmasındandı. sf.115

* Arzularımızla özdeşleşince, onları fazla ciddiye alınca, yalnız hayal kırıklığına karşı duyarlılığımızı artırmakla kalmıyoruz, ayrıca o arzuların serbestçe ve kolayca yerine gelmesini zorlaştıracak bir atmosferi yaratıyoruz. sf.122

* Uzun zaman önce, dünya henüz yamyassı kara bir suratken, göbeğinde bir ateş yanarken, daha dağlar böyle yükselip aydedeyi uzaklara itmeden önce, insanoğluna, hayat ve ölüm arasında bir seçim olanağı tanındı. Ya hile, ya yanlış bilgi yüzünden ya da başka bir sebepten, insanoğlu yanlış seçimi yaptı. İş bu kadar basit. sf.164

* İnsanları sınırlayan tanrılar değildir. İnsanları sınırlayan, insanlardır. sf. 164

* Dannyboy: Hayatta üzüntü pek boldur. Ölüm de ek bir üzüntüdür. Korku, kaygı, suçluluk, hatta biraz nevroz, hayatın kabul etmesi zor gelen bu sonucuna doğal tepkilerdir. Ama seçilecek yol, bu tepkileri fazla ciddiye almamaktır. Şu vücut denen kutuda geçireceğin kısa zamanı, o üzüntülerle işbirliği yaparak önemsizleştirmemektir. 
Priscilla: Bana öyle geliyor ki, mutlu denilen insanlar asıl önemsiz olanlar. Gerçeklerden kaçıyor, önemli şeyleri hiç düşünmüyorlar. 
Dannyboy: Gerçeklik özneldir. Bu kültürde tatsız ve ciddi şeyleri önemli sayma eğilimi var. Mutlu sersemler konusunda haklısınız. Ama onlar mutlu olmaktan çok, beyinleri çıkarılmış tipler. Beri yandan, asık suratlı mutsuzun durumu da aynı derece gülünç. İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner. Kendini çok ciddiye alır. Mutlular, yani kendilerini gerçekten sevenlerse, pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk, kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır. sf.228

* Ben çok gençken, çocukken, sabahları annemle babamın yatağına tırmanır, ikisinin arasında yatardım. İkisi de hemen bana arkalarını dönerlerdi. Birer kitap desteği gibi. Benim de kendimi kitap sanarak büyümemden doğal bir şey olamazdı. sf.228

* Bildiğimiz bir şey varsa, beş duyumuzdan belleğe en yakından bağlı olan, koku almadır. İnsanoğlu yönelimlerinde giderek görselleşmiş de olsa, koku organı çok küçülmüş de olsa, belleği uyandırmak konusunda göz, koku duyusuyla asla rekabet edemez. Kokunun çağrıştırdığı anılar, görsel imgelemin ve sesindekilerden çok daha çabuk ve canlı biçimde ortaya çıkar. Hatta psikiyatrisler, hastada bastırılmış çocukluk anılarını canlandırmaya uğraşırken, parfümden ve kokulardan yararlanmaya başlamış bulunmaktadırlar. sf.246

* Koku, ölmekte olan bir insanı en son terk eden duygudur. Görme, duyma ve hatta dokunma gittikten sonra, ölmek üzere olanlar koku duyularına tutunurlar. sf.246

* Koku, esn eski anılarımız için bir kanaldır. Beri yandan, gelecek yaşamımıza da bizimle birlikte girebilir. Bu arada da insanı keyiflendirir, hayal gücünü körükler, düşünceleri biçimlendirir, davranışı değiştirir. Geçmişle en güçlü bağımız, geleceğe olan yolculuğumuzda en sadık yol arkadaşımızdır. Tarihöncesi, tarih, sonraki yaşam, hep onun alanıdır. Koku pekala ebediyetin simgesi olabilir. sf.246

* İnsanın amaçları, idealleri, uğrunda mücadele edeceği nedenleri varsa, o zaman o insan, kafasının üzerinde sıçan kılına asılı sallanan kılıca tüm dikkatini veremez. Her birimize bir yolculuk bileti verilmiştir. Eğer yolculuk ilginçse (sıkıcıysa tek suçlusu kendimiz oluruz), o zaman çevremize bakıp zevkini çıkarırız (ne de çabuk geçiyordur manzara yanımızdan!), çevredeki diğer yolcularla çene çalarız, sık sık kalkıp tuvalete ziyaretler yaparız, günah çıkarırız.. ama bileti kaldırıp da bakmaz, üzerinde yazılı son istasyonun adını okumayız. Oysa açık seçik yazılıdır orada: Dipsiz Kuyu. 
Ama yolun sarsıntıları arasında ne kadar görmezden gelirsek gelelim, bizi bekleyen ölüm hep oradadır. Perdelerin hemen ardındadır. Daha doğrusu, çorbamızın içindedir. Bir türlü temizleyemediğimiz kire benzer. Eğer insan dindarsa, dipsiz kuyuya yuvarlanışını bir mantığa oturtur. Eğer insanın mizah anlayışı varsa (bu konuda iyi bir mizah anlayışı, şimdiye kadar bulunmuş dinlerin hepsinden daha yararlıdır), insan espriyle, alaycılıkla onu en aza indirebilir. Ama hayalet yine de orada durur. Gece gündüz, her gün, her yaptığımızı elindeki tebeşirle gri bir renge boyar. Yaptığımız şeylerin pek çoğunu, bilinçaltımızda, dolaylı olarak, ölüm düşüncesinden kurtulmak için yaparız. Belki de kendimizi, yaptıklarımızla çok değerli, çok vazgeçilmez kılmayı, ölümün bizi almakta tereddüt etmesini sağlamayı amaçlarız. O kılıç kafamıza düşse bile, şanslı olup hala hayatta kalanların anılarında yaşayabilmeyi garanti etmek isteriz. sf.267

* Ölüm herkesin çorbasındaki sinektir. Ölümü insanoğlu hiçbir zaman kabullenememiştir, bugün ise, eskisi kadar bile kabullenmemektedir. sf.268

* (...) sakin olmasının nedeni, Wiggs'in ona katı gerçeklerin hayatın tek gerçekleri olmadığını öğretmesiydi. Pek çok ve çeşitli gerçekler vardı. İnsan enerjisini doğru odaklayabilirse, hangi gerçekte yaşamak istiyorsa, belli bir noktaya kadar, onu seçmeyi başarabilirdi. Belki gerçeklerin en katısından bile kurnaz davranabilir, onu bile yenebilirdi. sf.297

* Düşman onların gözünde ölümü temsil ediyor. Hükümetin propaganda değirmeni düşmanı duygusuz, her şeyi yiyen bir canavar gibi gösteriyor. Demek savaşa gittiğimiz zaman soylu bir amaç uğruna gidiyoruz. Hayat adına savaşıyoruz. Ölüme karşı. Amacımız ölümü yok etmek. Bunun saçmalığını göremeyişimiz de ölümden böylesine çok nefret ettiğimiz için. Öyle nefret ediyoruz ki, onun yürüyüşünü durdurmak için öldürmeye, hatta ölmeye bile hazırız. sf.297

* Kendimizi kandırırken savaşı din gibi önemseriz. Savaşı da, dini de kucaklarız. Genellikle ikisini aynı anda kucaklarız. Bunu,  ölümü yenme aracı olarak kullanmak amacıyla yaparız. Ama ikisinin de ölümü geriletmeye zerre kadar yararı olmaz. sf.298

* Bizim sorunumuz nüfus fazlalığı değil, toprak ziyanı. Gül bahçesindeki yaban otları gibi her yana yayılıyoruz. Gerekenden bin kat fazla yer işgal ediyoruz. Yatay gelişme yerine dikey gelişmeyi teşvik etsek, dönümler üzerine ikişer katlı evler yapacağımız yerde, yüksek apartmanlar yapsak, yer yeter de artar bile. Binalar yeterince yüksek olsa, ki buna yeterli teknolojimiz var, dünyanın nüfusunu iki katına çıkarıp, yine de hepsini bir tek Teksas Eyaleti'ne sığdırabilirdik. Rahat rahat hem de. Gezegenin geri kalan tarafları tarım ve eğlence yerleri olurdu. Ya da yabanıl bırakılırdı. Yine fil sürüleri gezerdi ortalıkta. Anacaddelerde bufalolar koşardı. sf.298

* Kalp hastalığı, kişisel kötü alışkanlıklardan doğuyordu. Savaş da siyasi kötü alışkanlıklardan doğuyordu. sf.305

* Hayır, dostlarım, beni rahatsız eden... özgün yaşantının yokluğu. Her şey o kadar sahte ki. Her şey yapay, sentetik, sulanmış ve standardize olmuş. Daha yarım yüzyıl önce California'da altmış üç tür marul yetiştirilirdi. Bugün yalnızca dört tür kaldı. Onlar da en iyi marullar değil. Tadı veya besin değeri en yüksek olanlar değil. Raf ömrü uzun olan, süpermarkette güvenli, temiz, tornadan çıkmış gibi gözükebilecek olan melez türler. Her konuda durum aynı. İnsanları, amaçlarını, fikirlerini bile standardize ediyoruz. Her şey sahteleşti. sf.338

Parfümün Dansı / Alıntılar 1

* Bu gece dinlenirken içimde utanç ve korku var, diye düşündü kral. Üzerime bu şaşkınlık örtülü olduktan sonra, battaniyeye ne ihtiyacım var? sf.29

* Özür dilerim, belki o kır saç beni sarhoş ettiği için düşünemiyorum; ama benim içimde... daha fazla bir şey olma arzusu var. Sesiyle ölümün çıngırağını bastırabilen bir şey olmak istiyorum. sf.34

* Karşında gördüğün bu adam toplumun, ırkın, türün bir parçasıdır ama aynı zamanda da onlardan farklıdır. Bu düşünce seni çok şaşırtıyor, görüyorum. Ama Wren, kendi gözümdeki tüm değerimin pasif biçimde yok edilmesine razı olamam. Hayatta yaptıklarım azımsanacak şeyler değil. Ateş başı sohbetlerinde hatıra gelmeyecek, üzerinde konuşulmayacak şeyler değil. Ama bu benim özlemlerimi doyurmaya yetmiyor. Hayatım yalnızca toplumsal bir olgu değil, aynı zamanda bireysel bir serüven. sf.35

* Alobar "Sanırım ben bir şey arıyorum" diye itirafta bulundu. "Aradığım şey ne servet ne yeni topraklar, ne yeni kadınlar, ne de yeni onur kaynakları. Hatta uzun bir ömür bile değil. Benim aradığım şey asla var olmadı. Ne karada, ne de denizde." Onun aradığı şey, benzersiz bir tecrübenin sonunda benzersiz bir varlık olmaktı. sf.37

* Gülümseyerek uyudular. İşte şeytan denen varlık, horozlara sabahın beşinde ötmeyi, uyuyan çiftlerin yüzündeki gülümseme ifadesini silebilmek için öğretmiştir. sf.45

* "İnsanoğlu bitkilerden ve hayvanlardan uzaklaşıyor." dedi. "Yavaş yavaş onlarla olan bağını koparıyor. Günün birinde tekrar ilişki kurmak zorunda kalacak. Eğer evren yaşayacaksa, insanoğlu buna mecbur kalacak. Ama şimdilik, belki yeni yoluna koyulsa gerçekten de daha iyi olur." sf.53

* Kertenkele alt tarafı kertenkeledir, yılanbalığı yılanbalığıdır, diken de dikendir. Gerçi diken, kendi dikenliği içinde bütün haldedir, sınırları, bazı sersemlerin sandığı kadar sert değilse bile, yine de çok bellidir. Aelfric köylüleri de dikenler, kertenkeleler gibidir. Bir tek şey olarak doğar, bir tek şey olarak ölürler. Ama sen.. savaşçı olmuşsun, kral olmuşsun, self olmuşsun, üstelik görünüşe bakılırsa henüz yolun sonuna gelmiş de değilsin. Demek ki, yeni yönün sırrını öğrenmişsin. Kısacası: Bir insan, birçok şey olabilir. Belki de her şey olabilir. sf.53

* Geçmişte bitki ve hayvan yaşamıyla insan yaşamı arasında pek az fark vardı. Şimdi bazı insanlar kendilerini yalnız hayvan ve bitkilerden değil, öteki insanlardan bile ayırıyor. Romalılar, Hristiyanlıklarıyla ortaya çıkıp insanın birey olması fikrini geliştirdiler. Ama sen ne Romalısın ne de Hristiyan. Yine de onlar kadar aşkla yüklüsün. Demek ki bu durum ortalığa yayılmış artık. Romalılar bireyciliği teşvik ediyorlar, beri yandan da katı denetimler uyguluyorlar. Er geç birtakım adamlar türeyecek; eşsiz, olağanüstü ve tek başına olan bireyin yüceliğine inançları yüzünden kendilerini her türlü denetimden muaf edecekler. Özgürlükleri sayesinde, Roma'ya da, bundan sonra gelecek diğer Roma'lara da dert olacak. Sanıyorum sen o adamların ilklerinden birisin Alobar. sf.53-54

* İsa'nın dediğine göre insan aydınlığa ulaşabilmek için elindeki her şeyi tehlikeye atmalıymış. Tüm insanların arasında özellikle senin anlaman gereken bir şey var. İnsanın toplum tarafından kendisine sunulan o güven verici nimetleri reddetmek için çok cesur olması gerekir. Hele de yalnız kalmış ruhun bilinmez zevklerini araştırmak uğruna. Gerçi İsa'nın dans gibi, çiftleşme gibi konulara pek hevesi yoktu, doğru ve yanlış kavramlarını fazla ciddiye alıyordu, böylelikle kendini doğal dünyadan ayırıyordu; ayırıyordu ama, tüm kusurlarına rağmen, kendi çıkarları için ona sarılan siz insanlardan yine de çok daha üstündü." sf.60

* Ben ölümden korkmuyorum. Ona kızıyorum. Her şeyin sonunda ölmesi gerek herhalde. Ben de buna istisna değilim. Ama bana fikrim sorulsun istiyorum. Anlıyor musunuz ne demek istediğimi? Ölüm sabırsız ve düşüncesiz davranıyor. Siz bir işin orta yerindeyken odanıza dalıyor, girerken çizmelerini kapıdaki paspasa silme zahmetine bile katlanmıyor. sf.64

* Belki de cesaretin aslı da budalalıktır. Korku, tıpkı sevgi gibi, derinliğe, doğanın gölgelikli kuytularına doğru bir çağrıdır. Korku, kızgınlıktan çok daha ince bir duygudur. Kızmak, zihnin yarattığı bir acıdır. Ama korku vücudun bil bilgeliğidir. sf.64

* Öğleden sonra saatleri birbirini izlerken gölgelerimiz de uzar. Geceleri karanlıkta biz kendimiz de gölge oluruz. Bu bugün de, o zaman da hep öyleydi. Yalnızca eski günlerde insanlar bunun farkındaydı, hepsi bu. Eski günlerde dünya dindardı. İlgi doluydu. sf.89

* Alobar, "Su, taşa bir şeyler söyler durur." demişti. "Ama taş cevap vermez." (...) "Nereye götürüyorsun o çocuğu?" diye seslendi lama. "Buraya gel! Daha taşınacak çok taş var." Alobar, "Taşlar sabırlıdır" diye karşılık verdi. "Biliyorsun sanmıştım." sf.94

* Eğer insanda kendi kaderini kendi eline alacak o demir güç yoksa, o insan kaderini tanrıların eline bırakırsa, o zaman tanrılar zayıflığının cezası olarak böyle alay ederlerdi işte onunla. Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. Budala ve miskin kimselere, merkezi sinir sistemlerini soğan gibi soyup cılızlatan serüvenler sunulurdu. (...) Kendi kaderini kendi tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. Hele bazı durumlarda, düşünülemez bile. Ama insan harikuladeliğe ulaşmak için, düşünülemeyecek olanı düşünmek zorundadır. sf.99


19 Ocak 2016 Salı

Hayali Bile Güzel :)

Merhabalar :)

Geçenlerde, uzun zamandır kitap rafımla (evet, sadece bir kitap rafım var) ilgilenmediğimi fark edip, şöyle bir bakayım dedim. Zavallı rafta, kitaplarım bir parmak kalınlığındaki toz arasında nefes almaya çalışıyorlardı. Şaka şaka! Ben dağınık biri olabilirim ama bir başak olarak asla pis değilimdir. Neyse, sonra merak edip, kitaplarımı saydım. 114 tane kitabım varmış. O küçücük rafa o kadar kitap sığması şaşılacak şeydi tabi. Ben gerçekten kitap sayımı daha az sanıyordum. Eh, 300-500 kitabı olan arkadaşlarım var, onların yanında benimki ufak kalıyor ama bana göre epeyce var.

Bknz: o tozlu raf;

Vikitap sürekli çöktüğü için artık bana sinir bastı ben de geçmişe dönük okuduklarımı listelemem zor olsa da en azında evde neyim var neyim yok bileyim diye raftaki kitaplarımı bir kağıda yazdım. Sonra da eksiklerimi belirleyip, 2016 yılında yapabildiğim kadar bu eksikleri tamamlamaya karar verdim. 

Öncelikle 2016'da çok sevdiğim ve okumaktan zevk aldığım yazarların bende olmayan kitaplarını alıp tamamlamayı düşünüyorum. Bu yazarları sıralamam gerekirse:

01. Selim İleri
02. Nazan Bekiroğlu
03. William Shakespeare
04. Sibel Eraslan
05. Mustafa Kutlu
06. Necip Fazıl
07. Tezer Özlü
08. Franz Kafka
09. Barış Bıçakçı
10. A.Ali Ural

gibi isimler. :) Ne kadar harika insanlar şu sıraladığım yazarlar bir bilseniz. Nasıl güzel yazıyorlar, nasıl nasıııll.. 

Evde okumayı bekleyen kitaplarım var bir de, onların listesi de şöyle:

01. Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan
02. Tezer Özlü - Yeryüzüne Dayanabilmek İçin
03. Tezer Özlü - Eski Bahçe Eski Sevgi
04. Cemil Meriç - Bu Ülke
05. A.Ali Ural - Satranç Oynayan Serviş
06. Oğuz Atay - Tutunamayanlar
07. Ahmet Hamdi Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü
08. Asude - Pabucumun Ajanı 1
09. Asude - Pabucumun Ajanı 2
10. Katrina Kittle - Yabancı Evin Tanıdık Odaları
11. E.V.Mitchell - Cennetin Rengi
12. Didem Madak - Pubilber Mahallesi
13. Murat Menteş - Garanti Karantina
14. Orhan Pamuk - Manzaran Parçalar
15. Alex Haley - Malcolm X (zamana yaydım, aralara başka kitaplar alarak okuyorum)
16. İskender Pala - Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk (tamamlanmayı bekliyor)
17. Nazlı Eray - Rüya Yolcusu
18. Füruzan - Parasız Yatılı
19. Feridüddin Attar - Mantıku't Tayr

Bakınız, aslında ne kadar çok kitabım var, değil mi? :)) Yine de doymayıp, yenilerini almaya devam ediyoruz, ah şu biz kitap oburları. :)) Sınav yüzünden okumak için ciddi anlamda vakit ayıramıyorum bir kaç aydır. Hatta 6 aydır. Akşam yarım saat, sabah 10 dk oku derken sürüp gidiyor günler. Hayat zor. :)

Bir de bu yıl (2016) mutlaka ama mutlaka okumak istediğim kitaplar var. Onlar da şöyle:

01. Nazan Bekiroğlu - Mücella
02. Haruki Murakami - 1Q84
03. Lev Tolstoy - Anna Karenina
04. Ayfer Tunç - Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek
05. Josh Malerman - Kafes
06. Yaprak Öz - Şeytan Disko
07. Zülfü Livaneli - Leyla'nın Evi
08. Binbir Gece Masalları
09. Feridüddin Attar - Mantıku't Tayr (Kuş Dili)
10. Virgina Woolf - Kendine Ait Bir Oda
11. William Shakespeare - On İkinci Gece
12. Firuzan - Parasız Yatılı
13. Elena Ferrante - Terk Edenler ve Kalanlar

Eminim liste yıl içinde çok değişecektir. Ama böyle listeler yapmak bile okuma hevesimi arttırmaya yetiyor. Bir an önce elimdekiler bitse de onları da okusam diyorum mesela. :) 

Tavsiyelere açığım. Bunu da mutlaka okumalısın dediğiniz kitaplar varsa.. Anladınız siz onu. :) 

11 Ocak 2016 Pazartesi

Kocan Kadar Konuş: Diriliş

"Bir düğün hayalim hiçbir zaman olmadı ama sanırım bir yanım böyle bir düğün olmasından hep korktu. Hani derler ya 'Bu hayatta ne istediğini bileceksin.', ben hep bu hayatta ne istemediğimi bildim. Malum, kafa tersten çalışıyor. Fakat ne istemediğimi bilmek de seçenekleri aza indirgeyen, dolaylı yolda çözüme götüren bir şey."


İlk filmini ailecek izlemiş, çok gülmüştük. Efsun karakterini kendime çok benzettiğimden midir bilmem ama ben çok sevdim. İşin ilginç tarafı Efsun ile burcumuz, yükselenimiz ve hatta ay burcumuz bile aynıydı. Sanırım onu kendimle bağdaştırmamda bunun da payı var. :))
Hemen belirteyim, kitabını okumadım. Onun yerine sevdiğim iki oyuncu Murat Yıldırım ve Ezgi Mola'nın olduğu filmini izlemek daha cazip geldi.
İlk filmde klasik Türk kızı Efsun, ilk ve tek aşkı Sinan ile yıllar sonra tekrar karşılaşmıştı. Filmin finalinde de kalıpların dışına çıkıp, Sinan'a evlenme teklif etmişti. 2. film olan Diriliş de tam olarak oradan başlayarak düğün sürecini anlatıyor. Yönetmen evlilik sürecinde herkesin korkulu rüyası olan ailelerin hallerini romantik komediyle izleyiciye sunuyor.
İlk filmde bayıldığım Efsun'un anneannesini oynayan Nevra Serezli'ye devam filmi Diriliş'te, Sinan'ın babannesi rolünde Hümeyra eşlik etmiş. Ve tadından yenmez bir komedi çıkmış ortaya. 
Eğlenceli bir 1,5 saat geçirmek isteyenlere tavsiye ederim.

https://youtu.be/prvnYHB07g8

8 Ocak 2016 Cuma

Lewis Carroll - Alice'in Harikalar Diyarındaki Maceraları

"Ben deli değilim. Sadece benim gerçekliğim sizinkinden farklı."



Alice Harikalar Diyarında masalı bir çoğumuz için unutulmaz, efsane masallardan biridir hiç kuşkusuz. Çoğumuz için kitabından ziyade filmi ya da çizgi filmi ile hayatımıza girmiş olsa da sonuç olarak hepimiz konusunu, olayları az çok biliyoruz. 

Ablasının dizinde uyuya kalan Alice, rüyasında tuhaf bir tavşan görür ve onun peşinden gider. Tavşanın peşinden bir deliğe girer ve kendini çok farklı bir dünyada bulur. Kitapta bu harikalar diyarında Alice'nin başından geçen maceraları okuruz.

Daha önce Can Yayınları'ndan çıkmış olan Alice Harikalar Ülkesinde çocuk kitabını okumuştum. Benim aradığım kitap aslında büyükler için olan kitaptı. Norgunk Yayınları'ndan çıkmış olan bu kitabı da hem o düşünceyle hem de Kış Okuma Şenliği'nde yasaklanmış kitap kategorisine uygun gördüğüm için alıp okudum. Netten sipariş verdiğim için maalesef içeriğine bakma şansım olmamıştı.

Ve ben ilk kez, "keşke kitabı kitapçıdan alsaydım ve almadan önce inceleyebilseydim" dedim. Netten sürekli kitap alıyorum ama ilk kez pişman oldum. Nedenine gelirsek;
Öncelikle, kitap içindeki illüstrasyonlar çok kötüydü. Hayal gücünden eser yoktu. Hadi bunu geçtim. Çok üzgünüm ama çevirmen faciası yaşamıştı bana göre. Çünkü kitap özgününden çevirilmemiş, bildiğin Türkçeleştirilmişti. 

Bknz: "Nato kafa nato mermer!"


Ve benim en sinir olduğum hatta başka kitaplarda da denk geldiğimde kitaptan soğumama neden olan en büyük hata: kitaptaki bütün "ŞEY"ler birleşik yazılmıştı!!! 
Canım editör, sen o diplomayı nerden aldın?

Maalesef bu yayınevinden çıkmış bu kitabı kimseye tavsiye etmiyorum. İlle de okumak istiyorsanız, Can Yayınları'ndan alın, güzel güzel okuyun.

*


"Nereye gittiğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin bir önemi yok."


7 Ocak 2016 Perşembe

Mine Sota - Kim Güldüye Gittim, Gelicem

"İyilik okyanus gibidir. Milyarlarca kova su alınsa bile azalmaz. İçine pislik atılsa bile yaratılışı gereği kendine ait olmayan hiçbir şeyi içinde tutmaz. Hepsini kıyıya atar.
İyiler kaybetmeye mahkum değildir. Kötüler kazandığını sanmaya mahkumdur! Bırakalım benciller rahat ettiğini, mutlu olduğunu sansınlar. Duygusallığın zayıflık olduğunu düşünsünler. Mahşerde adları anıldığında, iyiler hep lafın üstüne gelecek!" sf.16


"Sanmak! nedir bilir misin dostum? Hemen diyeyim:
Canımız pasta yemek istiyor fakat elimizde sadece ayva var. İşte o ayvayı pasta niyetine yediğimizde, elimizde kalan öşeleğine sanmak diyoruz.
Sanmak, hayal kırıklıklarının anasıdır. Ortalıkta ne kadar hayal varsa kırıp geçirir. Olmasını istediğimiz şeylerle olanlar birbirine isabet etmediğinde, ortaya çıkan moral bozukluklarının sebebi hep sanmaktır. Kendimizi mutlu etmek adına yaptığımız bu şey, aslında bizi bedbaht eden 'batsın bu dünya' dedirten şeyin ta kendisidir." sf.17

*
Uzun zaman sonra bir kitabı nefret ederek okudum.
Aslında ben Mine Sota diye bir yazar olduğundan habersizdim. Taki, bu kapağına vurulduğum kitabı görene kadar. Kendisi mizah yazarıymış. Şimdi biraz araştırınca da bir çok mizah kitabı olduğunu gördüm. İlginç, demek ki okuyanı varmış.
Sevgili Seyhan ig hesabında kitabı paylaşınca, fotoğrafa yorum bırakmıştım "çok merak ediyorum" diye. O da her zamanki Düşesliğini ortaya koyup, kitabı bana hediye etti. Kitabın çok da ahım şahım bir şey olmadığına dair uyararak tabi. :)

Ben bu kitap kadar içi fos, mizahın m'sinin bile olmadığı bir kitap okumadım. Yazar kusura bakmasın ama bulduğu bir kaç nokta ile mizah yapmaya kalkmış ve mizahın (Düşesin kibar tabiriyle) suyunu çıkarmış. Kitabın daha ilk bölümünü okurken, tamam dedim daha fazla okuyamayacağım. Her şey buraya kadarmış. O kadar kötüydü. Bir kaç bölüm daha okumak için zorladım kendimi, "pes ettim bırakıyorum" dedim. Ama işte öyle olmadı.
Kitap Kış Okuma Şenliği listemde, bu yüzden bitirmeliyim diye düşündüm ve zor zahmet kitabı okuyup bitirdim.
Sonuç, ben de bittim.
Berbattı!

Canım Seyhan, hediye ettiğin kitabı böyle kötü eleştirdiğim için alınma sakın. 
Seni bağlayan bir şey yok çünkü. Bütün suç mizah yaptığını sananlarda ve hiç araştırmadan kitaba atlayan bende.

*
"Bir erkeğin kadını dövmeye hakkının olduğunu düşünmesi için kafasının içinde beyin yerine saman dolu olması lazımdır. İşte bu sebepten, aile içi şiddetin ruha ve bedene verdiği zararlar ne kadar büyükse bu dayakçı kişilerin verdikleri tahribat için öne sürdükleri gerekçeler de o derece keyfidir. 'Şaka mı acaba bu? Ama hiç komik değil ki!' derdirtecek cinstendir.
-Dövdüm çünkü...
Ağlayan çocuğu susturmadı.
İzinsiz halı yıkadı.
Sigara içerken kül tablasını geç getirdi.
Maç izlerken televizyonun önünden geçti.
Karpuzu yamuk kesti.
Kapıyı neden beş saniye içinde açmadı.
Soba tüttü.
Yemek sıcak geldi.
Dünya yuvarlak. 
Su ıslak.
Ateş sıcak.
Nefes aldı.
Kısacası canım 
Tüm bu eziyetlerin sebebi olmalarına rağmen vicdanları nedense tertemizdir. Çünkü onu hiç kullanmazlar! Hatta enikonu tozutup öyle ileri giderler ki dayağın mükafat yeri olan cennetten çıktığını bile zırvalarlar. 
Evlilik cüzdanını para cüzdanı sanıp içindeki diğer hayatı bozdura bozdura harcarlar. Erkek olmanın şartı olarak öğrendikleri bu tekmeli tokatlı maddeleri, kadının hayatında 'şırraaak!' diye uygulamaya koyarlar. Daha küçükken, 'Benim babam senin babanı döver.' demesi tembihlen bu Ninja Kağlumbaaası bozuntularıyla, ne yazık ki aynı oksijeni yakıp aynı gezegende yaşamaya devam etmek zorundayız.
Velhasıl erkek olmak mesele değildir. Adam olmak meseledir. Hatta adam gibi adam olmak asıl meseledir!

-Bana bak eksik etek! Ağzını topla! Çapmiym şimdi bi tane haa!
- Bekle çarparsın sen!" sf.130-131

Asude - Gül ve Avcı

"Ve varlığın sevgilim, zincirlerle bağlı olduğum için ışığa erişemediğim zindanlardan çıkmaya benziyor. Geldin ve zincirleri çözdün, kapılarımı açıp beni ışığa eriştirdin."


Gül ve Avcı, Asude'nin okuduğum ilk kitabıydı. Ve benim için kötü bir başlangıç olduğunu söyleyebilirim. Normalde popüler olan şeyleri sevmem ama okuduğum kitaplar öyle bunaltıcıydı ki, biraz nefes alıp çerezlik bir şeyler okumak istedim. Gül ve Avcı'yla da yolum bu şekilde kesişti. 
Kitap, Türk bir yazardan çıkmış olmasına rağmen, Victoria dönemi aşk romanı. Kontlar, dükler düşesler, leydiler, lordlar vs. Zengin ve yakışıklı Julian ve fakir dedektif Rosa'nın gururlu aşkını kitap boyunca okuyorsunuz. Lordların leydilerin ağızlarından Türk usulü diyaloglar aralara serpilmiş ve kitaba gülünç tuhaf bir hava kalmıştı. Olmamıştı bence.
Bana göre kitap kesinlikle özgün değildi ve yazarın birilerinden esinlendiği bariz belliydi. Benim gibi Asude'den çok çok önce Julia Quinn, Judith McNaught gibi yazarları okumuş kitap severler bu kitabı okurken beni daha iyi anlayacaklardır. 
Asude'nin wattpadden çıkma bir yazar olduğunu ise kitabı okuduktan sonra öğrendim. Ne kadar bilinçli bir okurum öyle değil mi? 
Uzun lafın kısası, 16-17 yaşlarımda ve yukarıda bahsettiğim yazarlardan önce okusaydım belki(!) kitabı sevebilirdim. Ama şimdi sevmedim.

5 Ocak 2016 Salı

Delibal

"Kendine iyi bak, çünkü ben beceremedim."


Fragmanı yayınlandığı andan itibaren en çok beklenen ve konuşulan filmler arasında yerini almıştı Delibal. Ergen filmi, klasik aşk filmi gibi eleştirilere maruz kaldı. Bence başrolde Çağatay Ulusoy'un olması da doğal olarak, çok konuşulan ve çok eleştirilen film olmasına neden oldu. Hatta davul bateri sahnesi Whiplash filmine benzetildi, ki filmi izleyen birisi olarak kesinlikle alakası yoktu.

Çağatay Ulusoy filmde rolünün hakkını sonuna kadar vermişti. Burada hemen hatırlatma yapayım, kendisinin hayranı değilim, ayrıca bir çok genç kız gibi Medcezir dizisini de izlemiş değilim. :) Bu kısım biraz spoilere girecek olsa da her yerde konuşuluyor zaten, Çağatay bipolar bozukluğu olan bir genci oynuyordu filmde. Filmin konusunu özet geçecek olursak da, aynı üniversitede okuyan Barış ve Füsun'un neşeyle başlayıp, trajik son bulan aşkını anlatıyor. 

Benim için filmde öncelikli en güzel şey müziklerdi. Konusu ve işleyişi de hemen peşinden geliyordu. Ben filmi sevdim. Ama sinemada izlemek de gerekmiyor. Evde de keyifle izlenebilir.
Aşk filmi severlere de tavsiye ederim. :)

https://youtu.be/_A-k9FYBF5g

3 Ocak 2016 Pazar

Kosmos

- Güzeller güzeli, yüreğim şimdi bak, parmaklarımdan damlayacak. Şimdi bak, içimin oynaması benden rüzgar çıkaracak. Sen, sen, senin adın var mı?
+ Adım, Neptün olsun. 
- Senin adın Neptün olsun, benim de Kosmos. Sol elin başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın.


Şimdiye kadar izlediğim en ilginç, en tuhaf ve bir o kadar da etkileyici filmlerden biriydi Kosmos.
İnternette çok fazla denk geldiğim ama sürekli ertelediğim filmi 2 ay kadar önce izledim. 
Film boyunca, sürekli bir bir ses var. Önce filmi bozuk sandım, netten başka videolara falan baktım ama sonra farkettim ki meğer o sesler filmin kendi sesiymiş. 


"Herkesin başına her şey aynı şekilde geliyor; iyiyle kötünün, cömertle cömert olmayanın başına gelen şey aynı; iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle; yemin edenle yeminden korkan aynı birbiri gibi. Hayatta her şeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı; hem de insanoğlunun yüreği kötülükle dolu ve ömürlerinin devamınca yüreklerinde delilik var ve ondan sonra ölülere katılıyorlar. Çünkü bütün yaşananlarla beraber olan için ümit var. Çünkü sağ köpek ölü aslandan iyidir. Çünkü yaşayanlar biliyorlar ki öleceklerdir; fakat ölüler bir şey bilmez, ve artık onlar için bir ödül yok, çünkü onların anılması unutulmuş."


İlginç hatta bana göre ürkütücü bir kasabaya, nerden geldiği belli olmayan mucizevi bir adamın kasabadaki olaylarını, daha çok insan hakkındaki derslerini anlatan film. Kendine Kosmos diyen bu adamın her repliğinden bir film çıkar sanırım. Kosmos ile Neptün'ün iletişim şekli ise bildiğim ama şimdiye kadar  merak edip araştırmadığım Şaman konusu üzerine işlenmişti. Filmin bir diğer ayrıntısı, filmde zaman kavramının olmamasıydı. Kosmos ne zaman geldi, ne zaman gitti, kasabada ne kadar kaldı bunu hesaplamak zor. 

Bilinmeyen kasabaya ansızın gelip, şekerden ve çaydan başka bir şey yiyip içmeyen, kasabalılara mucizeler dağıtıp, aşkı arayan Kosmos'un hikayesi aldığı ödülü haketmiş bir yapım. Özellikle oyunculuğunu çok sevdiğim Sermet Yeşil, Kosmos karakterine cuk oturmuş bence. 

Filmi izlemek için zamanlamamın çok iyi olduğunu düşündüm ben. Ne geç kalmıştım, ne de erkendi.
Herkesin seveceği bir film değil, ama ben yine de izlemenizi tavsiye ediyorum. :)

Ve sizi filmin en şahane, en etkileyici sahnesiyle başbaşa bırakıyorum:

https://youtu.be/rQSL2r17Okc

1 Ocak 2016 Cuma

2015'te Ne Dinledim?

Dün akşam kitap ve film listemi yayınlarken, listelerimde bir eksik var diyordum ki.. Bugün eksiğin ne olduğunu farkettim. 2015'te çok severek dinlediğim, hatta dinlemekten hiç sıkılmadığım top 20+1 listem eksikmiş. Hiç söylemiyorsunuz da. :P
Listemdeki şarkılar yeni değil, hepsi eski sanırım. Hintçe, Japonca, Korece, İngilizce ve Türkçe şarkılardan oluşuyor. Ne kadar da evrenselim! :P Hepsine link ekledim, bazılarının videoları Türkçe altyazılı. Sözlerinin anlamını merak edersiniz diye. :)

Listemin açılışını benim bir numaralı adamım, Eminem ile yapıyorum o vakit. :)

Eminem - Cinderella Man

https://youtu.be/uBFrGOES15Y