20 Şubat 2016 Cumartesi

A.Ali Ural - Satranç Oynayan Derviş

"Şimdi tam zamanı, kibir günahının altında ezilen ruhlara birlikte seslenmenin: 
Haydi yükselin mağfiret dağına!" sf.65


Ali Ural ile tanışmam, canım arkadaşım Afazi sayesinde olmuştur. Kendisi bana mektuplarıyla birlikte Posta Kutusundaki Mızıka kitabını göndermiş ve mutlaka okumamı istemişti. O kitabı okumuş etkisinde de aylarca kurtulamamıştım. Kitapta çizmediğim satır neredeyse kalmamıştı ve dönüp dönüp hala canım sıkıldıkça rastgele bir sayfa açıp okurum.
Satranç Oynayan Derviş'i ise tamamen tesadüfi bir şekilde kitapçıda gezinirken görüp aldım. Ve uzun süre de okumak için beklettim. Bir hafta önce kitabı okudum ve bu kadar beklettiğim için pişman oldum. 

Kitap aslında bir biyografi kitabı. İçerisinde bizim bildiğimiz bir takım ünlü şahısların (aşağıda listesi mevcut) hayatlarıyla ilgili ikişer üçer sayfalık bölümlerden oluşan yazıları mevcut. Ali Ural bu hayat öykülerine şiirsel kalemini değdirmiş ve tadından yenmez olmuş. Tasavvufi özellik taşımasına rağmen, bence ilgisi olan olmayan herkesin okuması gerekiyor. 

Kitabın içinde bulunan biyografiler:

Konfüçyüs, Lokman Hekim, Râbia el-Adeviyye, Süfyân-ı Sevrî, Bişr el-Hâfî, Hallâc-ı Mansûr, Firdevsî, Yusuf Has Hâcib, Abdulkâdir-i Geylânî, Şens-i Tebrîzî, Hacı Bektâş-ı Velî, Nasreddin Hoca, Dante Alighieri, Hâfız-ı Şîrâzî, Hacı Bayrâm-ı Velî, Uluğ Bey, Leonardo da Vinci, Machiavelli, Pirî Reis, Fuzûli, Michelangelo, Kınalızâde Ali Efendi, Mimâr Sinân, Francis Bacon, Rene Descartes, John Locke, Buhûrîzâde Mustafa Itrî, Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, Denis Diderot, Immanuel Kant, Nietzsche, Henrik Ibsen, Franz Kafka, Mahatma Gandhi, Hermann Hesse, Malcolm X, Martin Luther King, Pablo Neruda.


1200 sene önce bir derviş aşkın yandığı bir sahrada soruyor Rabbine: "Nasıl ulaşırım Sana!" 
Cevap bir mızrak gibi saplanıyor göğsüne: "Nefsini bırak!" 
Ah her hastalığa deva buldum da şifa bulmadı nefsim! Otuz sene halatın bir ucundan o, bir ucundan ben çektim! Cehennemle cennet arasındaki bu yarış sürerken, sarsılan ellerimden kan damlattım ben. Sonunda bir örsün üstüne serdim de nefsimi on iki sene dövdüm çekiçle kıvılcımlar saçarak. Ve bir gün gömleğinden sıyrılan yılan gibi, buruş buruş benliğimi bıraktım rüzgarlara. Akbabalar başka diyarlara uçtu. Nasihat istedi benden adam. O gün sadece iki kelime, iki safkan Arap atı gibi fırladı ağzımdan: Göğe bak! 

Alıntıların devamı için: tık tık!

Satranç Oynayan Derviş / Alıntılar

* "Utanç" bir ülkede yalnız aylık maaşları düşünmekti; "Efendilik" insanlığını kaybetmemek. sf.9

* Hem ilerleme yükseliş de olabilirdi düşüş de. Büyük ve üstün insanın ilerlemesi yukarıya, düşük bir insanın ilerlemesiyse aşağı doğruydu. sf.10

* Anahtarın adı "Ren"di; erdemi, sevgiyi, tevazuyu ve insanın sevgisini açan. Her insanda doğuştan var olan bu tohumu çimlendirmek lazımdı. Fakat çimlenen korku, zorbalık, vergiler, savaşlar, kıtlık ve açlıktı. sf.10

* Zorba yönetimler kaplandan daha yırtıcı ve daha korkunçtur. sf.11

* Bütün zamanlarda insan olmanın ilkeleri: Tevhid (Bir olana ortak koşarak yeryüzünde kaosa neden olan şirki reddediş), Birru'l Valideyn (anne babaya iyilik, bir zamanlar aciz bir bebek olduğunu hatırdan çıkarmayış) İhsan (Allah'a O'nu görüyormuş gibi kulluk. Zira sen O'nu göremiyorsan da O seni görüyor), Namaz (alıkoyacak şekilde seni kötülüklerden), Emri bilmaruf ve nehyi anilmünker (iyiliğe çağırıp kötülükten alıkoymak, duyarsızlığı kabul etmeyen onurlu bir hayat), Sabır (çıkış yolunun anahtarı çünkü), Tevazu (insanla insan arasındaki köprü), Kibirden kaçma (zulmün ilk ve son basamağından). sf.13

* Dört zamanda dört şeyi korumak gerekir; namazda gönlü, halk arasında dili, yiyip içmede boğazı, bir kimsenin evine girince de gözü. sf.14

* O'nun istediğini istemek, dile kolay. Zira nimetlerin sevildiği gibi sevilmek istiyor belalar. sf.15

* Günahlarını gizlediği gibi sevaplarını gizleyenleri arıyor, her günün kendinden bir şeyler götürdüğünü fark edip zamanın peşine düşenleri. "Ya Rabbi! Beni kendinle öyle meşgul et ki, senden alıkoyacak işlerden uzak kalayım!" deme cesaretini gösterenleri. sf.16

* Susmayla başlardı ilim, dinleme ve ezberlemeyle devam eder ve ancak yaşadıktan sonra öğretilebilirdi. Bilginin acısı da çoğalmalıydı. Fakat o da ne! "Mâle" fiilinden geliyordu mal. Kalpler mala meylediyordu. sf.19

* Su berraksa berrak, bulanıksa bulanıktı. Şerli ve bulanık kimselerin hayırlı sanılması kadar garip bir şey olamazdı. sf.20

* Ölmeye başlıyordu övgüden hoşlanınca ruh. Bu yüzden şehirdeki ölüler mezarlıktakilerden çoktu. sf.24 

* Gözün şükrü, hayır gördüğünde açmak, şer gördüğünde örtmekti. Kulağın şükrü, hayır işittiğinde ezberlemek, şer işittiğinde unutmaktı. Ellerin şükrü, onlarla hak olandan başkasını tutmamak, ayakların şükrü, iyilikten başkasına gitmemekti. sf.24

* Uçmak ne ki, yerde leş arıyorsa gözler! İşte akbabalar da uçuyor gökte kara lekeler bırakarak. Var mı uçabilen kalbinin üstünde! Tayy-ı mekan edene itibar ediyorlar, ne tuhaf! Ya su üstünde yürüyenlere ne demeli; balıkları denizde yürütmüyor mu Allah! Var mı yürüyebilen kalbinin üstünde! Ah kolay mı O'na ulaşmak! sf.26

* Kötülüklerden kötülük gelmesine şaşmamak gerek. Gece karanlıktan ayrı tutulur mu hiç! sf.34

* Eskiden cemaat çok, camiler azdı. Şimdi camiler çoğaldı, cemaat azaldı. sf.38

* Madem ağaçlar onlara koşmuyordu, onlar ağaçlara koşmalıydılar. Madem bölük pörçük olmuştu Müslümanların dirayeti, özlü bir tutkalla yapıştırmalıydılar. sf.60

* Şiddeti bilmeyen bir insan merhameti de bilmez. Cehennemi hakiki kılar cennet, cenenti hakiki kılar cehennem. İnsan tükenmek bilmeyen hırsını nerede köreltecek. Hangi söz açacak gözlerini ve ne kadar koruyabilecek onu tekrar kapanmaktan? Sözün sırrı ne? Hangi derinlikten gelirse sarsılır insan? sf.65

* İnanç, umut ve iyilikle aydınlatılabilirdi ancak bu kara orman. Bedenle ruh ancak birlikte yürüyebilirdi. İşte o zaman kimin ne yaptığının farkına varabilirdi insan. sf.65

* Güneş ne zaman kaybolmaya yüz tutsa gün doğuyor onlara. Alacakaranlıkta dört put kol kola giriyorlar. Kâh set olup suyun önünü kesiyor kâh yarasadan mendillerini sallayarak halay çekiyorlar. Yanılgı en değerli konukları. Onu ağırlayabilmek için bilgiyi yolcu etmeleri gerekiyor, kuşku ağaçlarını budamaları. Bu dört gulyabani evcil hayvanlar gibi yaşıyor aklın kenarında. Alışkanlık korkuyu bastırıyor. Işık sızdırmaz perdeler rahatlatıyor fikri. Düşünce sarayında in cin top oynuyor. Ta ki yargıç adını koyana kadar heyulaların: 

Idola tribus = Soy Putları: Algoya körü körüne güvenme, genelleştirme, kanıtları görmezlikten gelme ve sonuca sıçrayış. 
Idola specus = Mağara Putları: Kişisel eğilimler, alışkanlıklar, çevre ve okumanın biçimlendirdiği davranış kalıpları.
Idola fori = Çarşı Putları: Zihni bulandıran soyut sözcükler, dayağı olmayan kavramlarla hayatı tanımlama.
Idola theatri = Tiyatro Putları: Eski öğretilere sorgusuz teslim oluş, yıllarca benimsenmesinden dolayı basmakalıp kuramlara bağlılık. sf.100-101

* Bir göreve yükselmek çetin bir iştir; insan çabaladıkça yeni güçlüklere sürüklenir, zaman zaman küçülür, onursuzluk yoluyla onur kazanır. sf.101

* Ne müthiş bir komedi! İnsan sahnede! Ben varım! diye haykırıyor. Düşünmeden haykırıyor. Şüphe etmeden kendinden. Şüphe etse, beden ne, ruh ne soracak. Mükemmel olmadığının farkına varacak ve mükemmel olanın. sf.105

* Bir mağaradır televizyonum belki duvarlarına resimler yaptığım. Ateş yakıp yalanlar kızarttığım her akşam. sf.109

* Düğün davetini kabul edip düğün elbisesi giymeyen kimse düğüne iştirak edemeyeceği gibi, iman eden fakat imanını iyi davranışlarla süsleyen kimse de ölümsüzlüğü kazanamayacaktı. sf.114

* "En geniş zihinlerin bile sığlıkları vardır." diyorsa bir bilge çatışma kaçınılmazdı. Dinde bulunmadığı halde ona sonradan giren aşırı inanış ve uygulamalar tamamıyla, imanı akla aykırı bir alan olarak kabul etmenin bir sonucuydu. sf.114-115

* Ah La Fontaine! Masalların bizi nasıl da yanılttı. Kargayla alay etmemizi isterken sen, biz tilkiyi sevdik. Ağustosböceği'ne kızmamızı isterken sen, biz karıncayı ezdik. Aslan bölüştürülecek şeyin hepsini kendine aldığında aslan oluverdik birden. Sivrisinek aslanı yere vurduğunda sivrisinektik. Sen bir dersi tatlılaştırmak için başvurmuştun bu yalanlara, biz dersi değil yalanı bal eyledik. Sadece yalanı mı, dalkavukluğu, serseriliği ve zulmetmeyi de. sf.123

* Kötülüğü genişletmenin adını 'ilerleme' koymuşlar. sf.134

* Yol dediğimiz sadece bir duraksamaydı. O halde niyeydi bu budalalıklar? sf.141

* Bir insanı, ancak gerçekten uyuyorsa uyandırmak mümkündü. Ama uyumuyor da uyku taklidi yapıyorsa, ne kadar çaba sarf edilse de boştu! sf.144

19 Şubat 2016 Cuma

The Revenant / Diriliş

"Fırtına varken bir ağacın önünde duruyorsan, dallarına baktığında düşeceğine yemin edebilirsin. Ama gövdesine baktığında ne kadar sağlam olduğunu görürsün."


Yukarıda paylaştığım replik bu filmin mottosu gibi bir şeydi. Çok sevgili Leonardo'yu yani filmdeki adıyla Hugh Glass'ı öldürmeyen motto oluyor kendisi! 

Filmin konusunu basitçe anlatmak gerekirse; kürk için hayvan avlayan bir gruba dahil olan Hugh iyi bir avcı ve iz sürücüdür. Yine bir av gününde bir ayı tarafından ağır şekilde yaralanır. Grubu yavaşlattığı gerekçesiyle başında iki adam ve oğluyla ölüme terkedilir. Ancak işler bu kısımda karışır ve Hugh ölüme kafa tutarak intikam hırsının peşinden gider. 

Film bence aşııırıı hatta aşırının aşırısı abartılmış. Özellikle de ayı ile olan sahne. O kadar bartılacak bir yanı yoktu bence. Mesela ben ayı sahnesinden çok atının içini oyup, onun içine girdiği sahneyi daha çok sevdim. Neyse, abartılacak kadar iyi olmasa da ben yine de filmi sevdim işte. Bir kere görsel açıdan bana hitap ediyordu. Kışı iliklerinize kadar hissettiriyordu film. Tom Hardy çok iyi oynamıştı. Leo da öyle ancak bence bu yıl da Oscar alamayacak. :) 

"Öldürmeyen Allah öldürmüyor." sözü bu filmi özetler sanırım. :)

10 Şubat 2016 Çarşamba

Dedemin Fişi

Güldür Güldür şovun müdavimlerinden olan ben, bu ekipten çıkan daha doğrusu Bkm'nin oyuncularının bir araya geldiği Dedemin Fişi filmi, bir çok kişi tarafından eleştiri konusu olmuştu. Yok efendim, Gülgür Güldür ekibi keşke sadece o şovda kalsaymış da, bu bizim Türklerin programı azıcık tutunca hemen film işine giriyorlarmış da, bıraksınlarmış bu işi de bla bla bla.

Öncelikle, filmle şov programını neden kıyaslarız anlamış değilim. Türk filmlerini neden bu kadar kötüleriz onu hiç anlamış değilim. Geçen yıl keyifle izlediğim çok güzel filmlerimiz vardı. Büyük beklenti içine girmediğiniz sürece, filmden keyif almak mümkün. Evet, çok kötü berbat filmlerimiz var kabul ediyorum ama daha filmi izlemeden kötülenmesini, yerden yere vurulmasını anlamıyorum.


Neyse, filmin konusuna gelirsek.. ortada dağılmış bir aile ve fişe bağlı bir dede var. Dedenin fişini çekip çekmemeye karar vermek için geniş aile tekrar bir araya geliyor ama konu bu kararı vermekten öte miras davasına dönüşüyor. Mirası paylaşamayan kardeşlerin arasında yaşananları ise komik bir dille izleyiciye sunuyor. Güldürürken de düşündürüyor.

Filmle şovu kıyaslamadan bence keyifle izlenebilir bir film olmuş. Küfürsüz de güldürebileceğini de görmüş oluyoruz böyle yapımlarla. İzlerken güldük, hüzünlendik. Ailecek gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz.

8 Şubat 2016 Pazartesi

6 Şubat 2016 Cumartesi

Kış Okuma Şenliği 2015 / İlk Yarı Değerlendirmesi

Kış Okuma Şenliği listeme buradan ulaşabilirsiniz. İlk yarı sonucumdan pek memnun olmasam da, sınav hazırlığı aşamasında olan ben için iyi diyebilirim. Arada bu şenlik listesi dışında kitaplar da okuduğum için de böyle oldu biraz. Neyse, hiç yoktan iyidir. :) 

İlk yarı değerlendirmesine gelirsek;

Toplam kitap sayısı: 5
Toplam sayfa sayısı: 1430
Kategorilerden alınan toplam puan: 50
Sayfa sayısından gelen ekstra puan: 14
Toplam puan: 50+14 = 64 

~
6. Yasaklanmış bir kitap. (10 puan)
Alice'in Harikalar Diyarındaki Maceraları, Lewis Carroll, Norgunk Yayıncılık, 208 sf.
8. Başkasının sizin için seçtiği bir kitap. (10 puan)
Parfümün Dansı, Tom Robbins, Ayrıntı Yayınları, 432 sf.
15. Romantik türde bir kitap. (10 puan)
Gül ve Avcı, Asude, Ephesus Yayınları, 466 sf.
17. Size hediye gelen bir kitap. (10 puan)
Kim Güldüye Gittim Gelicem, Mine Sota, Erdem Yayınları, 160 sf..
21. Birinin isminin bir kelimeden, diğerinin iki, diğerinin üç, diğerinin dört, diğerinin 5 veya daha fazla kelimeden oluştuğu 5 kitap. (Her kitap 10 puan, ekstradan 40 puan, toplamda 90 puan)
Satranç Oynayan Derviş, A.Ali Ural, Şule Yayınları, 164 sf.

5 Şubat 2016 Cuma

2016 Yılında Beklediğim Filmler

2016 yılında çok sevilen filmlerin devam filmleri geliyor. En azından benim için öyle. Öyle olmasının nedenleri ise: Ip Man, Uyumsuz, Alis Harikalar Diyarında, Sihirbazlar Çetesi, Buz Devri, Korku Seansı.. Kabul edelim, bu filmler bir çoğumuzun gönlüne taht kurmuştur. 

Aşağıda listelediğim, 2016 yılında beklediğim filmlerin bir kısmı 2015 yılında vizyona girmiş olsa da, Türkiye'de 2016 yılında vizyona giriyor. Sırf beyazperdede izleyebilmek adına, evde izlemedim. Allah nasip eder de şartlar da izin verirse, büyük bir merakla beklediğim bu filmleri sinemada izleyeceğim. İzleyemezsem şayet, mecburen evde izleyeceğim. 


İşte o merakla beklediğim filmler:

Ip Man 3  (5 Şubat 2016)
The Danish Girl (12 Şubat 2016)
The Assassin (18 Mart 2016)
Heidi (15 Nisan 2016)
The Huntsman Winter's War (22 Nisan 2016)
Now You See Me 2 (10 Haziran 2016)
The Conjuring 2 (10 Haziran 2016)
Me Before You (17 Haziran 2016)
Finding Dory (17 Haziran 2016)
The BFG (1 Temmuz 2016)
Ice Age: Collision Course (15 Temmuz 2016)

Not: izlediklerime çizik atarak bu yazıyı yıl içinde güncelleyeceğim. :)

1 Şubat 2016 Pazartesi

Şubat

"Şubat ayı en kısa aydır derler; ama yanılıyor olabilirler, biliyor musunuz?

Takvim sayfalarını karşılaştırdığınız zaman, evet, en kısası oymuş gibi gözükebilir. Şubat, ocakla martın arasında, sandviç peyniri gibidir. İki yandaki dilimlerin kabuklarına değemez. Ayağında lastik şosonlar varken (zaten şubatı çıplak ayak yakalamanıza olanak yoktur) aralıktan bir kafa boyu kısadır. Ama artıkyıllarda filiz verdiği zaman nisanın burnuna kadar gelebilir.

Kuzenlerinden ne kadar daha ufak tefek görünürse görünsün, hepsinden uzun sürüyormuş gibi bir inanca sahiptir. Kışın en gaddar ayıdır. Çok zalim oluşu, maskeli baloya gidiyormuş gibi ilkbahar kılığına girebilmesinden, bunu birkaç saat sürdürüp sonra maskesini sadist bir kahkahayla çıkarmasından, herkesin suratına buzlar tükürmesinden ileri gelir ki, buna uzun süre dayanmak gerçekten güçtür. 

Şubat acımasızdır. Aynı zamanda da can sıkıcıdır. Sayfasındaki kırmızı rakamları topladığınız zaman sıfır eder. Bir-iki politikacının doğum günü, kemirgenlerle ilgili bayram... nasıl kutlamaymış onlar öyle? Bu sakin şampanyanın tek canlı köpüğü, Sevgililer Günü'dür. Atalarımızın Sevgililer Günü rozetini şubatın gömleğine takmaları bir kaza değildir. Bu frijit ayda kendine bir sevgili bulacak kadar şanslı olan erkek veya kadının gerçekten kutlayacağı bir şey var demektir. 

Tomurcuklara hafiften renk vermesi ve içlerindeki yaprakçığı biraz şişkinleştirmesinden başka hiçbir yararı yoktur şubatın. Tıpkı adındaki 'ş' harfi kadar yararsız bir aydır. Bir barikat, bir engelmiş gibi davranır. Çamurdur, çirkeftir, sıkıntıdır, ilerlemeyi de, mutluluğu da geride tutar. 

James Joyce şubat ayında doğmuştur. Charles Dickens da, Victor Hugo da öyle. Bu da bize gösterir ki, yazarlar başlangıçlarda zayıftırlar, ama nerede duracaklarını bilme konusunda daha da beter durumdadırlar.

Şubatın rengi çavdarın üzerindeki domuz yağı gibidir. Kokusu ıslak yün pantolonlar gibidir. Sesine gelince, gıcırdayan bir kemanla çalınan soyut bir ezgidir. Klostrofobisi olan bir şirretin kapalı yerden gelen iniltisi gibi sesi vardır. Ey şubat, sen her iki anlamda da küçüksün! Eğer boyun şimdiki bıktırıcı boyunun iki katı olsa, içimizden pek azı şen mayıs ayına sağ çıkardı."

Tom Robbins - Parfümün Dansı, sf.322-323